Allah buyuracak ki: «Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları
arasında siz de ateşe girin!» Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler.
Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler
için, «Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir
kat daha fazla azap ver!» diyecekler. Allah da: Zaten herkes için bir kat daha
fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz, diyecektir.
Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bize bir üstünlüğünüz
yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!
Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler
var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine
girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!
Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de örtüler
vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız!
İnanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün
üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedî
kalacaklar.
(Cennette) onların altlarından ırmaklar akarken, kalplerinde
kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: «Hidayetiyle bizi
(bu nimete) kavuşturan Allah'a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi
kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri
gerçeği getirmişler.» Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere
karşılık ona vâris kılındınız diye seslenilir.
A’raf Suresi, 38-43. Ayetler
38. “Allah, " Sizden önce geçmiş cin ve insan
ümmetleriyle beraber ateşe girin" der. Her ümmet girdikçe kendi yoldaşına
lânet eder. Hepsi birbiri ardından Cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler
için "Rabbimiz! Bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat
kat ver" derler, Allah, "Hepsinin kat kattır, ama bilmezsiniz"
der.”
Evet, Rabbimiz buyuracak ki onlara: Haydi bakalım
girin cehenneme. Sizden önce insanlardan ve cinlerden sizin gibi düşünen, sizin
gibi inanan, sizin gibi yaşayan, sizinle beraber aynı günahları işleyen, aynı
zulümleri irtikap edenlerle beraber girin cehenneme denilecek onlara.
İnsanlığın yeryüzünde boy gösterdiği Hz. Âdem (a.s) döneminden sizin
geberdiğiniz güne kadar cinlerden ve insanlardan ateşi boylayanlarla beraber
siz de ateşe yuvarlanın denecek ve Hz. Âdem’den bu yana cinlerden ve
insanlardan tüm müşrikler, tüm zâlimler, kendilerini Allah’a kulluk makamından
koparıp Allah’tan başkalarına kulluk ortamında tutmaya çalışan tüm müşrik ve
zâlimler, Allah’ın yasalarını beğenmeyerek, Allah’ın âyetlerini reddederek
keyiflerince bir hayat yaşayan tüm zâlimler, Allah’a iftira eden, Allah’ı ve
Allah’ın âyetlerini yok farz ederek hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat
yaşamaya çalışan tüm zâlimler cehennemde bir arada toplanacaklar.
Onlardan her bir ümmet, her bir grup oraya girdikçe,
cehennemi boylayıp ateşle kucaklaştıkça kendi kardeşini lânetleyecek, kendi
arkadaşına lânet yağdıracak. Yâni dünyada aynı kategoride olanlar, dünyada aynı
safta bulunan, aynı günahları işleyen, aynı günah ve zulüm çukurlarına birlikte
batan, aynı naneleri birlikte yiyen, aynı zulümleri birlikte gerçekleştiren
günah arkadaşına lânetler yağdıracak.
Evet lânetleşecekler. Sen yaptın! Allah belânı versin,
sen teşvik ettin! Allah kahretsin sen yönlendirdin! Allah kahretsin, keşke seni
dinlemeseydim! Keşke seni hiç tanımamış olsaydım; bütün bu yaptıklarımı bana
sen yaptırdın! Senin hatırına bunları yaptım! Yok, sen yaptın! gibi orada
birbirlerini lânetleyecekler, birbirlerini suçlayacaklar.
Alçaklar bugün söyleseler ya bunu. Bugün kınasalar ya
birbirlerini. Bugün terk etseler ya birbirlerini. Bugün vazgeçseler ya bu
yaptıklarından. Artık orada birbirlerini lânetlemelerinin, yok sen yaptın, yok
ben yaptım demelerinin ve pişmanlık ortaya koymalarının kendilerine hiç bir
faydası olmayacaktır.
Ta ki hepsi orada toplanacaklar. Birbiri ardınca hepsi
orada toplanınca, hepsi bir araya gelince. Âyetlerden anlıyoruz ki tüm nesiller
toplanacak ve tüm nesillerin hesabı bir anda görülecektir. Çünkü bir şahsın
veya bir neslin yaptıkları sadece kendi şahısları veya kendi dönemleriyle
sınırlı değildir. Kişinin veya kişilerin yaptıkları onların ölümünden sonra da
devam eder ve nesiller boyu iz bırakıp tesirleri devam eder. Bu yüzden onlar
hakkında karar vermek için birbirlerine olan bu tesirleri ortaya dökülsün diye,
birbirlerine şahitlik yapsınlar diye tüm nesiller bir araya toplanacaklardır.
Ayrı ayrı her nesil için her kuşak için işledikleri
günahlardan dolayı iki kat ceza vardır. Çünkü birinci ceza kendilerinin
işlediklerinden ötürü, ikinci ceza da kendilerinden sonraki nesillerin
kendilerini örnek alarak günah işlemiş olmalarından dolayıdır. Bundan dolayı
selef olanlar yâni öncekiler kendi yaptıkları günahlardan dolayı sorumlu
olacakları gibi sonrakilere kötü örnek olmalarından dolayı da sorumlu
olacaklardır.
Hani Allah’ın Resûlü hadislerinde bu hususu şöyle
anlatıyordu: "Müslümanlıkta iyi bir
çığır açan kimseye, açtığı bu çığırın sevabı verileceği gibi, o yolda
gidenlerin sevabı da verilir. Bununla beraber onların sevabı eksilmez.
Müslümanlıkta kötü bir çığır açan kimseye de açtığı çığırın günahı yükletildiği
gibi, o yoldan gidenlerin günahı da onlarınki eksilmeksizin ona
yüklenecektir." (Müslim)
Meselâ birisi zinanın, zina evinin ilk baniliğini yapar,
zina adına ilk çığırı açmışsa, veya futbol sahalarının yollarını, sinemanın,
fâizin, içkinin, kumarın yollarını gösterirse, bu konuda ilk çığırı açarsa
kıyâmete kadar o yoldan gidecek tüm zinacıların, tüm fâizcilerin, içkicilerin
günahları onlarınkiler eksilmeksizin bu ilk çığır açan kişiye yüklenecektir.
Fâizin, içkinin tanıtımını yapanlar da aynen bunun gibidir. Ya da barı, pavyonu
evin içine taşıma adına video ve televizyon teminine yardımcı olanlar da onu
seyredenlerin günahlarının bir mislini yükleneceklerdir. Hattâ yeryüzünde ilk
adam öldürme çığırını açtığı için Hz. Âdem’in oğlu kabil kıyâmete kadar adam
öldürenlerin günahlarının bir mislini sırtına yüklenecektir.
Ama kim de iyi bir çığır açmışsa kıyâmete kadar o
yoldan giden insanların sevaplarının bir misli onun defterine yazılacaktır.
İnsanların müslümanlaşması, insanların İslâm’a, Kur’an ve sünnete yönelmeleri
adına kim bir çığır açarsa, kim bir adım atarsa bilelim ki onlarda meydana
gelen değişimlerin sevaplarının bir misli o kişinin defterine yazılacaktır.
Evet insanlar hangi yolda çığır açmışlarsa o çığırdan
gidenlerin sevap ya da günahları onları ilgilendirmektedir. Demek ki insanın
yaptıkları sadece kendisiyle sınırlı kalmamaktadır. Kafasında ve vücudunda
taşıdığı virüsü kendisinden başka çocuklarına ve daha sonraki nesillere de
aktarmaktadır. Dolayısıyla bu eyleme adâlet gereği ceza ya da mükafatın takdiri
de ancak gelecek nesillere intikali ve yaptığı tesirlerle ancak hükme bağlanabilecektir.
Meselâ bir savaş başlatıp döneminde milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş bir
adam düşünün. Hattâ bununla da sınırlı kılmayıp arkasından asırlarca
milyonların hayatını kötü yönde etkileyen miras bırakmış bir kişi düşünün. Bu
dünyada böyle birisini kim cezalandırabilir? Bu adamın cezalandırılabilmesi
için, bu adama verilebilecek cezanın takdir edilebilmesi için elbette onun bu
mirasından kıyâmete kadar etkilenmiş tüm insanların toplanmaları gerekmektedir.
İşte bu cehennemlikler cehennemde toplanınca: Sonrakiler
öncekilere diyecekler ki, yâni cehenneme önce girip yerleşenlere sonradan
gelenler diyecekler ki, ya da mus’tazaflar müstekbirlere, tâbi olanlar tâbi
olunanlara, ya da arkadan gidenler önderlerine diyecekler ki: Ya Rabbi! İşte
bizi saptıranlar bunlardır! Bizi dosdoğru yoldan bunlar saptırdı. Bizi senin
yolundan, senin kitabının yolundan, senin elçilerinin yolundan ve cennet
yolundan saptırarak buraya kadar getirenler işte bunlardır! Bizim yazımızı
değiştirenler bunlardır. Biz bunlar yüzünden kitabımızı tanıyamadık! Bizim
kılık kıyafetimizi bunlar değiştirdiler. Biz senin istediğin gibi giyinemedik!
Bizim hukukumuzla bunlar oynadılar! Senin hukukunla amel edemedik! Bizim
eğitimimizi bunlar bozdular, biz senin dinini öğrenemedik! Senin dinini, senin
hayat programını bunlar ilga edip kendi yasalarını onun yerine ikâme ettiler,
biz senin hayat tarzını yaşayamadık! Bizi saptıranlar bunlardır! Eğer bu
adamlar olmasaydı biz senin istediğin gibi yaşayacak ve şimdi bu cehenneme
gelmeyecektik! Binaen aleyh ya Rabbi bunlara azabın iki katını ver! diyecekler.
Kur’an’ın pek çok yerinde bu adamların cehennemdeki
atışmaları lânetleşmeleri anlatılır. Kur’an literatüründe cehennemlikler tasnif
edilirken bazen öncekiler sonrakiler ifadesi kullanılır, bazen da müstekbirler,
müstazaflar ifadesi kullanılır. Meselâ bakın bunların karşılıklı atışmalarından
birini de Mü’min sûresinde Rabbimiz şöyle anlatır: "Ateşin içinde birbirleriyle
tartışırlarken, mus’tazaflar (Güçsüzler) müstekbirlere (Büyüklük taslayanlara):
"Doğrusu biz size uymuştuk, şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden
savabilir misiniz? Derler." Müstekbirler de: "Doğrusu hepimiz onun
içindeyiz. Şüphesiz ki Allah kullar arasında hükmünü vermiştir."
derler." (Mü’min 47,48)
Evet cehennemde, ateşin içinde aynı azabı paylaşan
insanların tartışmalarını, birbirlerini suçlamalarını anlatıyor burada
Rabbimiz. Demek ki bu iki grup da cehennemdedir. Demek ki mustaz'afların,
zayıfların zayıflığı onları kurtaramayacaktır. Davar sürüsü gibi idarecilerinin
kanunlarına itaat etmek zorunda kalmış bu insanların ne yapalım biz güçsüzdük,
zayıftık, gücümüz kuvvetimiz yoktu, elimizden bir şey gelmiyordu demeleri
onları kurtaramayacaktır. Çünkü Allah onlara akıl vermişti, Allah onlara irade
vermişti. Seçme hürriyeti vermişti Allah onlara. Bunlar hiç bir zaman böyle
sürüler değildi. Berikiler onların iradelerini satın almak istedikleri zaman,
boyunlarına ip takıp kendilerine kul köle yapmaya zorladıkları zaman hiç bir
tepki göstermediler. Sanki bu işe dünden razıymış gibi boyunlarını teslim
ettiler.
Bakın mustazaflar, yâni yönetilenler, idare edilenler
müstekbirlere, yâni yöneticilere, idarecilere, yönlendirenlere diyorlar ki: Ey
müstekbirler! Doğrusu biz dünyada iken size uymuştuk! Dünyada emirlerinize
boyun eğiyor, kanunlarınıza itaat ediyor, arzularınızı yerine getiriyor, bizi
neye çağırdıysanız koyun gibi arkanızdan geliyorduk. Sürüler gibi size tâbi
oluyorduk. Sizler güçlüydünüz, sizler kendinizi dünyada Rabler görüyordunuz,
ilah olduğunuzu iddia ediyordunuz. Haydi bakalım, gücünüzü gösterin,
ilahlığınızı, Rablığınızı gösterin de şu azabın bir kısmını olsun bizden
defedin. Ya da azabın bir kısmını olsun bizim yerimize yüklenebilir misiniz?
Yine
Kur’an’ın başka bir yerinde mustaz’afların şöyle diyecekleri anlatılır: "İnkar
edenler: "Ey bizin Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi doğru yoldan
saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım, böylece
cehennemin en altında kalanlardan olsunlar." diyeceklerdir." (Fussilet
29)
Evet, o gün insanlar azabı boylayınca, cehenneme
yuvarlanınca bakın şöyle diyeceklermiş. Ya Rabbi! Ne olur, şu bizim hayatımızı
bozanları, bizim senin kitabınla diyaloglarımızı kesenleri, senin âyetlerinle
aramıza girerek âyetlerini yasaklayanları, bize bozuk düzen programlar yaparak
ve işte din budur diyerek bizi senin kitabından alıkoyanları, senin kitabınla
tanışmamıza engel olanları, kendi kanunlarını, kendi talimatlarını senin
ayetlerinin önüne geçirerek bizi senin kitabına gitmekten alıkoyanları, bizim
gündemlerimizi değiştirerek senin kitabına ulaşma imkânlarımızı öldürenleri,
başka kitaplar, başka önderler ihdas ederek senin kitabını ve peygamberinin
sünnetini kamufle etmeye çalışanları bize bir göster. Göster ki onları
ayaklarımızın altına bir alalım. Göster ki onları bir ezelim. Onları aşağıların
aşağısı yapalım. Ya da onları cehennemin en esfeline yuvarlayalım diyecekler. Evet,
kendilerine Allah’ın âyetlerini anlatmayan, kendilerini Allah’ın kitabıyla
tanıştırmayan babalarını, kocalarını, hocalarını, üstadlarını, komşularını, liderlerini
arayacak insanlar onları ayaklarının altına almak için. Kendilerine kötü
çığırlar açan, kendilerine kötü miraslar bırakan ve böylece kendilerinin şirke
düşüp cehenneme yuvarlanmalarına sebep olan öncülerini önderlerini arayacak
insanlar. Cehenneme yuvarlanmak üzere gittikleri kötü çığırı açıp onlara miras
bırakanları arayacaklar.
Öyleyse aman ha din budur diye çocuklarımıza çok kötü
bit miras bırakıp da, bizden sonra çocuklarımız da din buymuş diye o hayatı
yaşayıp da yarın bizi ayaklarının altına almak için arananlardan olmayalım.
Çoluk çocuğumuza güzel bir din, güzel bir yol bırakmaya çalışalım.
Evet öncekilerden kendilerini saptıranları
arayacaklar. Halbuki dünyadayken alçaklar bunlara ağam paşam diyorlardı. Anam!
Babam! Kurtar bizi! diyorlardı. Her şeyimizi sana borçluyuz! Sen olmasaydın biz
olmazdık! Liderim! Şeyhim! Efendim! Şevketlim biz senin dediğinden çıkmayız!
Atam izindeyiz! diyorlardı. Yâni onlar ne kadar alçaksa berikiler de o kadar
alçaklık yapıyorlardı dünyada. Onların bu serzenişleri karşısında Rabbimiz de
buyurur ki: Hayır hayır sizin her birinize azabın iki katı vardır ama siz
bilmiyorsunuz. Çünkü size göre onlar önderlerse siz de sizden sonrakilere
nazaran öndesiniz. Sizi onlar saptırdıysa, sizi sizden öncekilerin ihmali saptırdıysa,
sizi sizden öncekilerin size verdiği bozuk eğitim, bozuk miras saptırdıysa siz
de sizden sonrakileri saptırdınız. Sizin onlardan farkınız ne? Bir sonrakilere
göre siz de önde değil misiniz? Şöyle kafalarımızı ellerimizin içine alıp bir
düşünelim. Bu âyetler şu anda bize hitap ediyor. Eğer bizi bizden öncekiler
saptırdıysa biz de bizden sonrakileri saptırmıyor muyuz şimdi? Allah için bir
düşünelim.
Yâni eğer bizim sapıklığımız bizden öncekilerin bize
bıraktıkları bozuk miras yüzündense, hep bundan şikâyet ediyorsak, peki o zaman
söyleyin biz, bizden sonrakilere ne bırakıyoruz? Nasıl bir miras bırakıyoruz
çocuklarımıza. Bizler şu anda bizden sonra yaşayacak çocuklarımıza nasıl bir
yol bırakıyoruz? Arkamıza bıraktığımız yol, çoluk çocuğumuza bıraktığımız usul,
onlara gösterdiğimiz din, onlara örneklediğimiz kulluk, çevremize
ulaştırdığımız teklifler acaba yarın karşımıza nasıl bir sonuç çıkaracak? Acaba
bizim arkamızdan gelenler de ya Rabbi bizi bunlar saptırdı. Bize öyle bir yol,
öyle bir din bıraktılar ki biz de onu gerçek yol zannettik. Onu gerçek din
zannettik. Bize öyle bir hayat anlayışı, öyle bir mal anlayışı, öyle bir
kazanma harcama anlayışı, öyle bir gece hayatı, öyle bir gündüz hayatı
örneklediler ki biz de onu gerçek bir hayat zannettik. Bizi başkası değil
bunlar saptırdı ya Rabbi demeyecekler mi acaba? Çocuklarımızdan torunlarımızdan
bu şikâyetlerle bu lânetlerle karşılaşmayacak mıyız acaba? Bu âyetler ışığında
Allah için kendimizi sorgulamak zorundayız.
39. “Öncekiler sonrakilere, "Sizin bizden bir
üstünlüğünüz yoktu, kazandığınıza karşılık azabı tadın" derler.”
Evet, onlar böyle deyince öncekiler, öndekiler, tâbi
olunanlar veya müstekbirler, idareciler de ne diyorlar bakın: Ey zâlimler! Ey
adam olmadıklar! Ey sürüler! Ey iradesizler! Ey beyinsizler! Ey akılları bizim
cebimizde olanlar! Boşuna bağırıp durmayın! Boşuna lânetler yağdırıp durmayın!
Zira sizin bizden bir farkınız yoktur.
Yâni şimdi size hidâyet geldi de, sizler hidâyet üzere
yaşamak istediniz de sizi hidâyetten biz mi kopardık? Siz Rabbinizin istediği
bir hayatı yaşamak istediniz de sizi bundan biz mi engelledik? Hayır hayır!
Bilâkis siz kendiniz sapıklardınız! Siz kendiniz mücrimlerdiniz! Siz dünyada
sizi teşvik ettiğimiz şeylere karşı ihtirasınızdan, hırsınızdan dolayı hemen
kolayca bizim peşimize takıldınız. Kolayca bizim ağımıza tutuldunuz. Biz sizin
vicdanlarınızı satın almaya geldiğimizde sizler buna dünden razıydınız. Bizim
karşımızda en küçük bir tepkide bulunmadınız. Sizi Rabbinizin hayat tarzından
koparıp demokrasiye, laikliğe, milliyetçiliğe, ırkçılığa, dünyaya, dünyalıklara
çağırdığımız zaman mal bulmuş mağribî gibi hemen bizim dâvetimize uyuverdiniz.
Karşımızda en küçük bir mücâdele bile vermediniz.
Çünkü sizler Zaten Allah’a kulluktan bıkmış
usanmıştınız. Hayatınızın her bir sahasında sadece Allah’ı dinlemekten,
Allah’ın dediklerini yapmaktan usanmıştınız da hayatınızın bazı bölümlerini
başka Rablere başka İlahlara bırakarak biraz rahat nefes almayı ümit ederek
bizlere tapınmaya yönelmiş kimselerdiniz. Hayatınızın her bir bölümünde Allah’ı
atlatamayacağınızı, Allah’ı yönlendiremeyeceğinizi bildiğiniz için biraz da
bizim gibi atlatılabilecek, yönlendirilebilecek tanrılarımız olsun
istemiştiniz. Hayatınızın bazı bölümlerine bizlerin karışmamızı siz kendiniz
istemiştiniz. Allah’tan bıkıp usanan sizler kendinize öyle tanrılar
istiyordunuz ki sizden hiç bir ahlâkî sorumluluk istemesinler.
Sizden namaz, oruç, hac, tesettür, zekât,
istemesinler. Bıkıp usandığınız Allah’ın size haram kıldığı içkiyi, kumarı,
fâizi, çıplaklığı helâl kılıverecek, yasallaştırıverecek tanrılar istediniz
kendinize. Sizi rahatlatacak size rahat bir nefes alma imkânı verecek tanrılar
istediniz. Üstelik bu tanrıların ipleri de sizin kendi ellerinizde olduğu için,
yâni onları kendiniz seçtiğiniz için siz ne isterseniz o konuda kanun yapacak,
sizin arzularınıza tâbi olup yönlendirebileceğiniz tanrılar istediniz
kendinize. Siz istediniz, siz seçtiniz, biz de size hükmettik. Siz sattınız
vicdanlarınızı biz de satın aldık. Alan memnun, satan memnun. Siz istediniz,
biz bulduk. Eğer sizler vicdanlarınızı satmak istemeseydiniz biz onu zorla
sizden alamazdık. Öyleyse bizi niye kınıyorsunuz da? Üstelik belki de bizi
saptıran sizlersiniz. Çünkü sizler gönül rızasıyla bize itaat ettiğiniz için,
bizi büyük kabul edip bizim karşımızda boyun büktüğünüz için, biz de kendimizi
bir nane zannettik. Aslında bizi şımartanlar da sizlersiniz. Eğer sizler bize
itaat edip adam yerine koymasaydınız belki bizler de zulmedemeyecek,
şımarmayacaktık.
Boşuna bağırıp çağırıp da kendinizi yormayın ey
sürüler! Bağırsanız da çağırsanız da çare yok; siz de biz de bu ateşin
içindeyiz! Çare yok siz de biz de bu ateşe razı olmak zorundayız. Şüphesiz ki
Allah kulları hakkında hükmünü vermiştir. Yâni her birimizin müstahak olduğu
kadar azabı aramızda paylaştırmıştır. Allah azabı paylaştırmıştır ve iş
bitmiştir bu konuda. Eğer Rabbimizin takdir buyurduğu bu azabı sizden giderecek
bir gücümüz olsaydı sizden önce kendimizinkini kaldırırdık, kendi azabımızı
giderirdik. Şimdi siz de biz de isyanlarımızın kazandıklarımızın karşılığı
olarak azabı tadalım diyecekler.
Evet Kur’an’ın pek çok yerinde işte bu konu uzun,uzun
anlatılır. Önderleri yüzünden tâbi oldukları yüzünden cehennemi boylayan
insanların pişman oldukları, keşke onlara tâbi olmasaydık, keşke onları
dinlemeseydik de Allah ve Resûlünü dinleseydik, keşke onları büyük bilmeseydik,
keşke onları efendi bilip onlara itaat etmeseydik de Rabbimizin istediği
biçimde yaşasaydık diye hasret ve pişmanlıkla yanıp yakıldıkları anlatılır.
Özellikle “Küberaena” ve “Sadetena” ifadeleri geçtiği için
böyle dedim. Bunlardan “sadetena” siyasal büyükler, siyasî
sahada büyük kabul edilenler, meselâ hukuk konusunda büyük kabul edilenler,
ekonomi konusunda uzman kabul edilenler ve kendilerinin yasalarına tâbi
olunanlar kastedilirken “Küberaena” diye anlatılanlar da din
büyükleridir.
Yâni insanlara yanlış din tanıtanlar, Allah dinini
eğip bükenler ve insanlara din diye kendi anlayışlarını takdim edenler veya
Allah dinini, Allah yasalarını kaldırıp din budur diye, hayat tarzı budur diye
kendi anlayışlarını, kendi hayat tarzlarını insanlara kabul ettirmeye
çalışanlar kastedilmektedir.
Evet ister siyasal önderler olsun isterse dini
önderler olsunlar eğer insanlar araştırmadan, tahkik etmeden bunlara tâbi
olurlar ve efendim ne yapalım işte büyüklerimiz hayat diye, din diye bunları
sundular biz de kabul ettik. Bu konuda bizim her hangi bir suçumuz yoktur. Eğer
bir suç varsa bir suçlu varsa gerçek suçlu onlardır demeye kimsenin hakkı yoktur.
Din, böyle basite indirgenemez ki. Başka şeye benzemez bu dindir, hayattır.
Efendim filan hoca dedi ben de yaptım. Falan zat öyle buyurdu ben de uyguladım
demek yarın bizi kurtarmayacaktır. Dinimizi kendimiz öğrenmek zorundayız. Allah
bize de akıl vermiştir. Allah’ın bize verdiği bu akıllarımızı birilerinin
cebine sokmaya ve körü körüne onların peşine takılmaya hakkımız yoktur.
Her birimiz kendi dinimizi öğrenmeye çalışırken eğer
bir kısım yerleri anlayamamışsak o zaman elbette bizden bir adım ileride o
konuda bilgi sahibi insanların bilgilerine müracaat edebiliriz. Ama körü körüne
birilerine bağlanıyor, ya da din bilmeyenlere din soruyorsa kişi, o da yanlış
bir din tarif ediyorsa bu hiç bir zaman tâbi olanlar için mâzeret sebebi
olmayacaktır.
40.“Doğrusu âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı
büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz; deve iğnenin deliğinden
geçmedikçe cennete de giremezler. Suçluları böyle cezalandırırız.”
Evet az evvelki âyette Rabbimizin anlattığı
müstekbirlerin iki tavrı anlatılıyor burada. Birincisi Allah’ın âyetlerini
yalanlamak, ikincisi de âyetlere karşı kibirlenmek, âyetlere karşı müstekbir
davranmak, ihtiyaçsız davranmak, kendilerini Allah’ın âyetlerinden müstağnî
görmek. Bu müstekbirler Allah’ın âyetlerini yalan sayıyorlar, Allah’ın
âyetlerini yok farz ediyorlar, Allah’ın âyetlerine karşı aldırış etmiyorlar,
Allah’ın âyetlerini uygulamaya yanaşmıyorlar da başkalarının âyetlerini
uygulamaya çalışıyorlar. Hayatı düzenlemek üzere Allah’ın gönderdiği âyetlerini
görmezden geliyorlar da hayatlarını başka şeylerle düzenlemeye çalışıyorlar.
İşte Allah’ın âyetlerini yalanlamanın mânâsı budur. Yâni bir insanın Allah’ın
âyetlerine rağmen kendisine düzen kurmaya çalışması, Allah’ın âyetlerinin
varlığına rağmen farklı bir hayat yaşamaya çalışması Allah’ın âyetlerini
yalanlaması anlamına gelmektedir.
Veya Allah’ın âyetlerini bildiği halde, onları okuduğu
halde, onlara inandığını iddia ettiği halde eğer bir adam inandığı bu âyetleri
hayatında uygulamıyor ve hayatını başka âyetlerle, başkalarının yasalarıyla,
başkalarının ilkeleri ve kanunlarıyla düzenlemeye çalışıyorsa bu adam Allah’ın
âyetlerini yalan sayıyor, Allah’ın âyetlerini yalanlıyor demektir. Sanki
Allah’ın âyetleri hayatı düzenlemeye yetmiyormuş gibi Allah’ın âyetlerine karşı
kibirlenenler, âyetlerle ilgilenmeyerek kendi hevâ ve heveslerine göre hayat
sürenler için bakın Rabbimiz buyurur ki: Böyleleri için Rahmet kapıları
açılmayacak. Rahmânın kullarıyla irtibat kapıları açılmayacaktır. Ve bu adamlar
deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar yahut da halat iğne deliğinden
geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir. Hani Türkçe’de balık kavağa
çıkıncaya kadar bu iş olmayacak diye bir söz vardır. İşte balık kavağa çıkamayacağına
göre, deve iğne deliğinden geçemeyeceğine göre bu adamlar da asla cennete
giremeyecekler, cennetin kokusunu bile alamayacaklar demektir.
Evet bu adamlar için semanın kapıları açılmayacak. Ya
melekler bu adamların ruhlarını semaya doğru götürürlerken semanın kapıları
açılıp bunlara hüsnü kabul gösterilmeyecektir. Mü’minlerin ruhları için açılan
semanın kapıları bunlar için kapalı kalacak ve melekler bunları geri
döndüreceklerdir. Ya da bu adamlara Rabbimizin rahmet kapıları açılmayacaktır.
Neden? Çünkü bunlar dünyada iken kendilerine açılan rahmet kapılarıyla
ilgilenmemişlerdi.
Kitap imamdır. Kitap rehberdir. Kitap kendisine
uyanları, kendisini takip edenleri hedefe götürecek bir imam ve rehberdir.
Kitap en büyük rahmettir. Allah kullarına gönderdiği kitapları vasıtasıyla
onlara yeryüzünde en büyük rahmet kapılarını açmıştır. Kitapları sayesinde hem
dünyada hem de âhirette kullarına en büyük rahmet kapılarını açmıştır. Dün
Allah’ın kullarına gönderdiği bir kitap ve o kitap sayesinde açtığı bir rahmet
kapısı ile çölde ona iman eden Allah’ın kulları onun rehberliğinde saadete
ulaşmışlardır. Kölelikten yeryüzünün efendiliğine ulaşmışlardır. Ama kimileri
de Allah’ın kendileri için açtığı rahmet kapılarıyla ilgilenmemişler, bu
rahmetten istifade etmeyi istememişlerdir.
Acaba şu anda bizler Allah’ın âyetlerine karşı
müstekbir mi davranıyoruz? Ya da Allah’ın sevdiği şeylere müstekbir mi
davranıyoruz? Meselâ sarığa karşı müstekbir mi davranıyoruz? Sakala karşı
müstekbir mi davranıyoruz? Bir hamal karşısında, bir işçi karşısında tavrımız
nasıldır? Statülerinden ötürü insanlara karşı müstekbir mi davranıyoruz? Filan
toplantıda, filan yerde, falanların arasında bu kıyafet giyilmez diyerek
Allah’ın istediklerinden bir utanmamız var mı yok mu? Allah’ın emirlerine karşı
bazı yerlerde müstekbir mi davranıyoruz? Falanların yanında âyetten
bahsedilmez, orada bu konular gitmez diyerek Allah’ın âyetlerine karşı bazı
ortamlarda müstekbir mi davranıyoruz? Burada namaz kılınmaz diyerek bazı
konumlarda namaza karşı müstekbir mi davranıyoruz? Eğer öyleyse bakın müstekbirlere
Rabbimiz nasıl bir ceza hazırlamış:
41. “Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de
örtüler vardır. Zâlimleri böyle cezalandırırız.”
Evet onlar için orada cehennemde bir yatak yorgan
vardır. Ama ateşle bitişik bir yatak ve yorgan. Evet, bu yataklar şu bildiğimiz
yataklardan değildir. Onların kendilerine mahsus yâni bizzat kendilerine ait
olan başkalarına verilmeyen ateşten yatakları vardır. Altlarında ateşten bir
yatak üstlerinde de ateşten yorganlar vardır. Yatak ve yorgan dünyada insanın
dinlenmek için yorgunluğunu atmak ve uyumak için kullandığı eşyadır. Ama
oradaki yatakları hiç bir zaman onlara dinlenme imkânı sağlamayacaktır. Bilâkis
onlara azap üstüne azap olacaktır. Allah diyor ki işte zâlimleri, kendilerini
Allah’a kulluk makamından çıkarıp başkalarına veya kendi nefsine kulluk
makamında tutmaya çalışan zâlimleri böylece cezalandıracağız.
42. “İnanan ve yararlı iş işleyenler ki; kişiye ancak
gücünün yeteceği kadar yükleriz işte cennetlikler onlardır, orada temelli
kalacaklardır.”
İnananlar. Peki, neye inananlar? Buraya kadar
anlatılanlara iman edenler. Sadece namaza değil, sadece abdeste değil, sadece
oruca değil. Kur’an’ın başından itibaren buraya kadar Allah’ın anlattıklarına
iman edenler. Allah’ın inanılmasını istediği her konuya iman edenler. Bakara’ya,
Âl-i İmrân’a, Nisâ’ya, En’âm’a, A’râf’a inananlar, bu bölümlerde Allah’ın
anlattıklarına inananlar ve inancını yaşayanlar, imanlarını kuru bir iddiadan
ibaret bırakmayıp inandım dedikleri konunun amelini de gündeme getirenler.
İşte biz hiç bir insana, hiç bir nefse gücünün
yetmeyeceği bir yükü yüklemeyiz. Yâni bizim inanılmasını ve amele
dönüştürülmesini istediğimiz şeylerin tamamı insanın güç yetirebileceği takat
getirebileceği şeylerdir diyor Rabbimiz. Allah hiç bir kimseye gücünün
yetmeyeceği yükü yüklemez. Onun içindir ki Kur’an-ı Kerîm’de Rabbimizin bizi
sorumlu tuttuğu şeylerin tamamı bize göredir. Buna göre Rabbimizin bizden
istediği kulluk konularında hiç kimsenin ben bunları yapamadım, benim bunları
yapmaya gücüm yetmedi diye mâzeret ileri sürmeye hakkı yoktur. Allah bu ve
benzeri âyetlerde diyor ki: Üzülmeyin
kullarım! Rabbiniz hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Sizin
Rabbiniz doyumsuz değildir. Sizin Rabbiniz zâlim değildir. Evet Allah’ın
kullarına yükleyeceği yük ancak kulların güç yetireceği kadardır. Hattâ onun
çok çok altındadır. Sizi yaratan Allah, sizin ne kadar yük çekebileceğinizi,
sizin nelere katlanabileceğinizi çok iyi bilmektedir. Allah merhametlidir.
Allah kullarını asla zorlamaz.
Sonra şunu da unutmayalım ki herkesin kendi kazancı
kendisinedir. Kim bir iyilik yaparsa o kendine, kendi lehine, kim de bir
kötülük yaparsa o da kendi aleyhinedir. İyiliğin sevabı da kötülüğün vebali de
kendisine ait olacaktır. Yaptıklarınızın yararları da zararları da menfaatleri
de mazarratları da Allah’a değil kendinizedir. Öyleyse kendisini seven kişi,
kendisi için iyilik bekleyen kişi yaptıklarıyla kendi kendisine zulmetmesin.
Kendini can yakan, dayanılmaz ateşten korumasını bilsin. Bunun için de
hayırların en güzelini kendisi için işlesin. Kendisini ateşe götürecek, ateşten
yatak ve yorgana götürecek amellerde bulunmasın. Kendi kendini kendi elleriyle
cehenneme atmasın diyor Rabbimiz.
Evet işte bunlar da cennet ashabıdır, onlar orada
ebedîyen kalacaklar ve cennet nimetlerinden kesintisiz bir şekilde istifade
edecekler.
43. “Cennette altlarından ırmaklar akarken
gönüllerinden kini çıkarıp atarız. "Bizi buraya eriştiren Allah'a hamd
olsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık.
Andolsun ki Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmiştir" derler.
Onlara, "İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet" diye
seslenilir.”
Altlarından nehirlerin, ırmakların akıp gittiği o
cennetlere girdirilmeden önce Rabbimiz onların kalplerindeki kıskançlık ve kin
duygularını söküp çıkaracağını anlatıyor. Yâni mü’minlerin birbirlerine karşı
kinlerini, çekemezlik duygularını, bencillik özelliklerini Allah göğüslerinden
söküp alıyor ki orada bu tür rahatsızlıklar yaşanmasın. Cennette hayatlarının
tadını kaçırabilecek her şeyi alıveriyor Rabbimiz. Evet, cennette ne karşılıklı
dünyadan taşıyıp getirdikleri, ne de orada gerçekleşecek hiç bir kırgınlık, hiç
bir dargınlık olmayacak, hiç bir husumet ve düşmanlık olmayacak. Her şeyden
arınmış arındırılmış olarak girecekler onlar cennete.
Tabi bütün bu nimetlere ulaştığını, ulaştırıldığını
gören mü’minin diyeceği söz şudur: Bütün bu nimetleri bize veren, bizi bu
nimetlere ulaştıran, bizi cennete ulaştıran, bize cennet yolunu gösteren, bize
cennete ulaştırıcı ameller işlemeyi nasip eden Rabbimize hamd olsun. Eğer Allah
bize hidâyet etmeseydi, bize yol göstermeseydi, dünyada bize kitap ve
Peygamberler göndermek sûretiyle bize cennet yolunu tanıtmasaydı, bize cennete
yollarını açmasaydı hiç bir zaman biz bu cenneti bulamazdık, hiç bir zaman biz
bu nimetleri elde edemezdik. İşte mü’min karakteri. Mü’min bir nimete ulaştığı
zaman bunu kendisinden değil Allah’tan bilir. Bunu bana Rabbim verdi der ve
sürekli Rabbine şükreder.
Evet gerçekten de Rabbimiz insana akıl veriyor, idrak
veriyor, hakkı bâtılı, iyiyi kötüyü ayırt etme gücü veriyor sonra hakkı bâtılı
anlatan kitaplar gönderiyor, sonra ne olur ne olmaz belki de bu kitapların
içindekileri anlayamazlar yanlış anlamaya kalkarlar diye o kitapların nasıl
anlaşılması gerektiğini, nasıl pratize edilip yaşanması gerektiğini anlatmak ve
göstermek üzere Peygamberler gönderiyor.
Evet, hakikaten Rabbimiz bizim cennete gidebilmemiz
için, sürekli bizi cennet yolunda tutmak için, bizi hidâyet yolunda tutmak için
bize bu kadar imkânlar hazırlamaktadır. Eğer Rabbimiz bütün bu imkânları
hazırlamasaydı, bize kitap göndermeseydi, bize elçilerini göndermeseydi, bize
cennet yollarını net ve açık bir şekilde beyan etmeseydi mümkün değil biz bu
cenneti bulamazdık bu cennete ulaşamazdık. İşte bu cennet mahza Rabbimizin bize
ikramıdır lütfudur. Burada bugün bunu anlayıp Rablerine hamd etmeye çalışan,
Rablerinin kendileri adına seçtiklerinden razı olup öylece bir hayat yaşamaya
çalışan mü’minler orada da bu hamdlerini devam ettiriyorlar. Bütün bu
nimetlerin kendilerinden değil Rablerinden olduğunu burada itiraf eden
mü’minler bu imanlarını orada da itiraf ediyorlar.
Bundan sonra Rabbimiz yarın mutlaka başımıza gelecek
bir dönemi ve o dönemde olacakları anlatıyor. Mahşer günü insanlar mahşer
yerinde toplanmışlar. Cennetlikler cehennemlikler ve tüm insanlık toplanmışlar
bir araya gelmişler. İnsanlığın ilki Hz. Âdem’den bu yana gelmiş geçmiş yerdeki
kum taneleri kadar kalabalık insanlık mahşer yerinde toplanmıştır. İçinde biz
de varız, siz de varsınız elbette. İşte böyle bir anda olacakları anlatıyor
Rabbimiz.
Rabbimiz rahmetinin eseri olarak, bize merhametinin
eseri olarak, yarın olacakları bugünden gözlerimizin önüne getiriyor ki bununla
bizi uyarmak istiyor. Akıllarımızı başlarımıza getirmek istiyor. Bizi o kadar
ikaz ediyor ki Rabbimiz yâni aklı başında olan bir adamın bu kadar ikazdan
sonra artık bu gerçeği anlaması lâzımdır. Hoş zaten kâfirin aklı yok. Aklı
olsaydı bu kadar uyarıdan sonra anlarlardı gerçekleri.
Evet orada kendilerine nida edilecek ve denilecek ki:
İşte bu cennet sizin dünyada yapmış olduğunuz amellerinize karşılık sizlerin
vâris olduğunuz cennettir. Görüyor musunuz Rabbimizin rahmetini? Müslümanların
az evvelki sözlerine karşılık ne kadar hoş bir münâsebet, ne kadar hoş bir
mukabele. Mü’minler diyorlar ki, ya Rabbi bu cennete bizi sen ulaştırdın, senin
rahmetin olmasaydı, senin yol göstermen olmasaydı biz bu cennete ulaşamazdık
diyorlar Allah da buyurur ki siz amel işlediniz, siz çalışıp çırpındınız. Siz
kendiniz dünyada işlediğiniz amellere karşılık kazandınız bu cenneti buyuruyor.
Yâni kullarının başına kakmıyor Rabbimiz. Hadi hadi hiç bir şey yapmadınız yatıp
yatıp geldiniz de bu cenneti size ben veriyorum demiyor da siz çalışıp
çabaladınız da karşılığında bu cenneti elde ettiniz diyor. Kur’an’ın pek çok
yerinde Rabbimizin bu ifadesini görüyoruz. İşte işlediğiniz amellere karşılık
elde ettiğiniz cennet, işte amellerinizle kazandığınız cennet gibi ifadeleri
çokça görüyoruz. Böylece Rabbimiz biz değer veriyor, bizi onore ediyor ve bize
rahmetiyle muamele ediyor.
O halde bütün bu âyetler karşısında şunu hiç bir zaman
unutmayacağız ki cennete amellerle girilecektir. Cennet amellerle
kazanılacaktır. Amele dönüştürülmemiş mücerret bir iman cenneti kazanmaya
yetmeyecektir. Ama şunu da ifade edelim ki sadece amelle de cennete girilmiyor,
amelle beraber Rabbimizin rahmeti de olmalıdır. Rabbimizin rahmeti de onun
bizden istediği sâlih amellere koşmamız ve o amelleri işlerken de onun rızasına
uygun niyet taşımamızla, yâni Allah için muttaki olmakla tüm hayatı Allah için
yaşamakla mümkün olacaktır. Çünkü Rabbimiz kitabının her bir bölümünde bizden
bunu istemektedir. Kitabının her bir bölümünde sürekli Rabbimiz bana kul olun
diyor. Benim istediğim şekilde yaşayın diyor. Benim size gönderdiğim hayat
programını yaşayın diyor. Allah’a, Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmadan,
Allah’ın bizim adımıza gönderdiği hayat programını uygulamadan, hayatı Allah
adına yaşayan muttaki kullar olmadan Allah’ın rahmetine ermek mümkün değildir.
Allah’ın rahmetine lâyık olmadan da cennete ulaşmak mümkün değildir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Buraya yazacağınız yorumların sadece yararlı eleştiri olması durumunda dikkate alınacağını bilmelisiniz. Yasa dışı bilgi, küfür, yanıltıcı, aşağılayıcı söz ve hakaret içeren yorumlar dikkate alınmayacak olup her yönüyle yorum sahibinin sorumluluğundadır.