9 Nisan 2015 Perşembe

Asla cennete giremeyecekler…



Allah buyuracak ki: «Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!» Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, «Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!» diyecekler. Allah da: Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz, diyecektir.
Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!
Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!
Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de örtüler vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız!
İnanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklar.
(Cennette) onların altlarından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: «Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah'a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.» Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız diye seslenilir.
A’raf Suresi, 38-43. Ayetler


38. “Allah, " Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle beraber ateşe girin" der. Her ümmet girdikçe kendi yoldaşına lânet eder. Hepsi birbiri ardından Cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için "Rabbimiz! Bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver" derler, Allah, "Hepsinin kat kattır, ama bilmezsiniz" der.”

Evet, Rabbimiz buyuracak ki onlara: Haydi bakalım girin cehenneme. Sizden önce insanlardan ve cinlerden sizin gibi düşünen, sizin gibi inanan, sizin gibi yaşayan, sizinle beraber aynı günahları işleyen, aynı zulümleri irtikap edenlerle beraber girin cehenneme denilecek onlara. İnsanlığın yeryüzünde boy gösterdiği Hz. Âdem (a.s) döneminden sizin geberdiğiniz güne kadar cinlerden ve insanlardan ateşi boylayanlarla beraber siz de ateşe yuvarlanın denecek ve Hz. Âdem’den bu yana cinlerden ve insanlardan tüm müşrikler, tüm zâlimler, kendilerini Allah’a kulluk makamından koparıp Allah’tan başkalarına kulluk ortamında tutmaya çalışan tüm müşrik ve zâlimler, Allah’ın yasalarını beğenmeyerek, Allah’ın âyetlerini reddederek keyiflerince bir hayat yaşayan tüm zâlimler, Allah’a iftira eden, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini yok farz ederek hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya çalışan tüm zâlimler cehennemde bir arada toplanacaklar.
Onlardan her bir ümmet, her bir grup oraya girdikçe, cehennemi boylayıp ateşle kucaklaştıkça kendi kardeşini lânetleyecek, kendi arkadaşına lânet yağdıracak. Yâni dünyada aynı kategoride olanlar, dünyada aynı safta bulunan, aynı günahları işleyen, aynı günah ve zulüm çukurlarına birlikte batan, aynı naneleri birlikte yiyen, aynı zulümleri birlikte gerçekleştiren günah arkadaşına lânetler yağdıracak.

Evet lânetleşecekler. Sen yaptın! Allah belânı versin, sen teşvik ettin! Allah kahretsin sen yönlendirdin! Allah kahretsin, keşke seni dinlemeseydim! Keşke seni hiç tanımamış olsaydım; bütün bu yaptıklarımı bana sen yaptırdın! Senin hatırına bunları yaptım! Yok, sen yaptın! gibi orada birbirlerini lânetleyecekler, birbirlerini suçlayacaklar.

Alçaklar bugün söyleseler ya bunu. Bugün kınasalar ya birbirlerini. Bugün terk etseler ya birbirlerini. Bugün vazgeçseler ya bu yaptıklarından. Artık orada birbirlerini lânetlemelerinin, yok sen yaptın, yok ben yaptım demelerinin ve pişmanlık ortaya koymalarının kendilerine hiç bir faydası olmayacaktır.
Ta ki hepsi orada toplanacaklar. Birbiri ardınca hepsi orada toplanınca, hepsi bir araya gelince. Âyetlerden anlıyoruz ki tüm nesiller toplanacak ve tüm nesillerin hesabı bir anda görülecektir. Çünkü bir şahsın veya bir neslin yaptıkları sadece kendi şahısları veya kendi dönemleriyle sınırlı değildir. Kişinin veya kişilerin yaptıkları onların ölümünden sonra da devam eder ve nesiller boyu iz bırakıp tesirleri devam eder. Bu yüzden onlar hakkında karar vermek için birbirlerine olan bu tesirleri ortaya dökülsün diye, birbirlerine şahitlik yapsınlar diye tüm nesiller bir araya toplanacaklardır.
Ayrı ayrı her nesil için her kuşak için işledikleri günahlardan dolayı iki kat ceza vardır. Çünkü birinci ceza kendilerinin işlediklerinden ötürü, ikinci ceza da kendilerinden sonraki nesillerin kendilerini örnek alarak günah işlemiş olmalarından dolayıdır. Bundan dolayı selef olanlar yâni öncekiler kendi yaptıkları günahlardan dolayı sorumlu olacakları gibi sonrakilere kötü örnek olmalarından dolayı da sorumlu olacaklardır.
Hani Allah’ın Resûlü hadislerinde bu hususu şöyle anlatıyordu:     "Müslümanlıkta iyi bir çığır açan kimseye, açtığı bu çığırın sevabı verileceği gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir. Bununla beraber onların sevabı eksilmez. Müslümanlıkta kötü bir çığır açan kimseye de açtığı çığırın günahı yükletildiği gibi, o yoldan gidenlerin günahı da onlarınki eksilmeksizin ona yüklenecektir." (Müslim)
Meselâ birisi zinanın, zina evinin ilk baniliğini yapar, zina adına ilk çığırı açmışsa, veya futbol sahalarının yollarını, sinemanın, fâizin, içkinin, kumarın yollarını gösterirse, bu konuda ilk çığırı açarsa kıyâmete kadar o yoldan gidecek tüm zinacıların, tüm fâizcilerin, içkicilerin günahları onlarınkiler eksilmeksizin bu ilk çığır açan kişiye yüklenecektir. Fâizin, içkinin tanıtımını yapanlar da aynen bunun gibidir. Ya da barı, pavyonu evin içine taşıma adına video ve televizyon teminine yardımcı olanlar da onu seyredenlerin günahlarının bir mislini yükleneceklerdir. Hattâ yeryüzünde ilk adam öldürme çığırını açtığı için Hz. Âdem’in oğlu kabil kıyâmete kadar adam öldürenlerin günahlarının bir mislini sırtına yüklenecektir.
Ama kim de iyi bir çığır açmışsa kıyâmete kadar o yoldan giden insanların sevaplarının bir misli onun defterine yazılacaktır. İnsanların müslümanlaşması, insanların İslâm’a, Kur’an ve sünnete yönelmeleri adına kim bir çığır açarsa, kim bir adım atarsa bilelim ki onlarda meydana gelen değişimlerin sevaplarının bir misli o kişinin defterine yazılacaktır.
Evet insanlar hangi yolda çığır açmışlarsa o çığırdan gidenlerin sevap ya da günahları onları ilgilendirmektedir. Demek ki insanın yaptıkları sadece kendisiyle sınırlı kalmamaktadır. Kafasında ve vücudunda taşıdığı virüsü kendisinden başka çocuklarına ve daha sonraki nesillere de aktarmaktadır. Dolayısıyla bu eyleme adâlet gereği ceza ya da mükafatın takdiri de ancak gelecek nesillere intikali ve yaptığı tesirlerle ancak hükme bağlanabilecektir. Meselâ bir savaş başlatıp döneminde milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş bir adam düşünün. Hattâ bununla da sınırlı kılmayıp arkasından asırlarca milyonların hayatını kötü yönde etkileyen miras bırakmış bir kişi düşünün. Bu dünyada böyle birisini kim cezalandırabilir? Bu adamın cezalandırılabilmesi için, bu adama verilebilecek cezanın takdir edilebilmesi için elbette onun bu mirasından kıyâmete kadar etkilenmiş tüm insanların toplanmaları gerekmektedir.
İşte bu cehennemlikler cehennemde toplanınca: Sonrakiler öncekilere diyecekler ki, yâni cehenneme önce girip yerleşenlere sonradan gelenler diyecekler ki, ya da mus’tazaflar müstekbirlere, tâbi olanlar tâbi olunanlara, ya da arkadan gidenler önderlerine diyecekler ki: Ya Rabbi! İşte bizi saptıranlar bunlardır! Bizi dosdoğru yoldan bunlar saptırdı. Bizi senin yolundan, senin kitabının yolundan, senin elçilerinin yolundan ve cennet yolundan saptırarak buraya kadar getirenler işte bunlardır! Bizim yazımızı değiştirenler bunlardır. Biz bunlar yüzünden kitabımızı tanıyamadık! Bizim kılık kıyafetimizi bunlar değiştirdiler. Biz senin istediğin gibi giyinemedik! Bizim hukukumuzla bunlar oynadılar! Senin hukukunla amel edemedik! Bizim eğitimimizi bunlar bozdular, biz senin dinini öğrenemedik! Senin dinini, senin hayat programını bunlar ilga edip kendi yasalarını onun yerine ikâme ettiler, biz senin hayat tarzını yaşayamadık! Bizi saptıranlar bunlardır! Eğer bu adamlar olmasaydı biz senin istediğin gibi yaşayacak ve şimdi bu cehenneme gelmeyecektik! Binaen aleyh ya Rabbi bunlara azabın iki katını ver! diyecekler.
Kur’an’ın pek çok yerinde bu adamların cehennemdeki atışmaları lânetleşmeleri anlatılır. Kur’an literatüründe cehennemlikler tasnif edilirken bazen öncekiler sonrakiler ifadesi kullanılır, bazen da müstekbirler, müstazaflar ifadesi kullanılır. Meselâ bakın bunların karşılıklı atışmalarından birini de Mü’min sûresinde Rabbimiz şöyle anlatır: "Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, mus’tazaflar (Güçsüzler) müstekbirlere (Büyüklük taslayanlara): "Doğrusu biz size uymuştuk, şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz? Derler." Müstekbirler de: "Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Şüphesiz ki Allah kullar arasında hükmünü vermiştir." derler." (Mü’min 47,48)
Evet cehennemde, ateşin içinde aynı azabı paylaşan insanların tartışmalarını, birbirlerini suçlamalarını anlatıyor burada Rabbimiz. Demek ki bu iki grup da cehennemdedir. Demek ki mustaz'afların, zayıfların zayıflığı onları kurtaramayacaktır. Davar sürüsü gibi idarecilerinin kanunlarına itaat etmek zorunda kalmış bu insanların ne yapalım biz güçsüzdük, zayıftık, gücümüz kuvvetimiz yoktu, elimizden bir şey gelmiyordu demeleri onları kurtaramayacaktır. Çünkü Allah onlara akıl vermişti, Allah onlara irade vermişti. Seçme hürriyeti vermişti Allah onlara. Bunlar hiç bir zaman böyle sürüler değildi. Berikiler onların iradelerini satın almak istedikleri zaman, boyunlarına ip takıp kendilerine kul köle yapmaya zorladıkları zaman hiç bir tepki göstermediler. Sanki bu işe dünden razıymış gibi boyunlarını teslim ettiler.
Bakın mustazaflar, yâni yönetilenler, idare edilenler müstekbirlere, yâni yöneticilere, idarecilere, yönlendirenlere diyorlar ki: Ey müstekbirler! Doğrusu biz dünyada iken size uymuştuk! Dünyada emirlerinize boyun eğiyor, kanunlarınıza itaat ediyor, arzularınızı yerine getiriyor, bizi neye çağırdıysanız koyun gibi arkanızdan geliyorduk. Sürüler gibi size tâbi oluyorduk. Sizler güçlüydünüz, sizler kendinizi dünyada Rabler görüyordunuz, ilah olduğunuzu iddia ediyordunuz. Haydi bakalım, gücünüzü gösterin, ilahlığınızı, Rablığınızı gösterin de şu azabın bir kısmını olsun bizden defedin. Ya da azabın bir kısmını olsun bizim yerimize yüklenebilir misiniz?
Yine Kur’an’ın başka bir yerinde mustaz’afların şöyle diyecekleri anlatılır: "İnkar edenler: "Ey bizin Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi doğru yoldan saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım, böylece cehennemin en altında kalanlardan olsunlar." diyeceklerdir." (Fussilet 29)
Evet, o gün insanlar azabı boylayınca, cehenneme yuvarlanınca bakın şöyle diyeceklermiş. Ya Rabbi! Ne olur, şu bizim hayatımızı bozanları, bizim senin kitabınla diyaloglarımızı kesenleri, senin âyetlerinle aramıza girerek âyetlerini yasaklayanları, bize bozuk düzen programlar yaparak ve işte din budur diyerek bizi senin kitabından alıkoyanları, senin kitabınla tanışmamıza engel olanları, kendi kanunlarını, kendi talimatlarını senin ayetlerinin önüne geçirerek bizi senin kitabına gitmekten alıkoyanları, bizim gündemlerimizi değiştirerek senin kitabına ulaşma imkânlarımızı öldürenleri, başka kitaplar, başka önderler ihdas ederek senin kitabını ve peygamberinin sünnetini kamufle etmeye çalışanları bize bir göster. Göster ki onları ayaklarımızın altına bir alalım. Göster ki onları bir ezelim. Onları aşağıların aşağısı yapalım. Ya da onları cehennemin en esfeline yuvarlayalım diyecekler. Evet, kendilerine Allah’ın âyetlerini anlatmayan, kendilerini Allah’ın kitabıyla tanıştırmayan babalarını, kocalarını, hocalarını, üstadlarını, komşularını, liderlerini arayacak insanlar onları ayaklarının altına almak için. Kendilerine kötü çığırlar açan, kendilerine kötü miraslar bırakan ve böylece kendilerinin şirke düşüp cehenneme yuvarlanmalarına sebep olan öncülerini önderlerini arayacak insanlar. Cehenneme yuvarlanmak üzere gittikleri kötü çığırı açıp onlara miras bırakanları arayacaklar.
Öyleyse aman ha din budur diye çocuklarımıza çok kötü bit miras bırakıp da, bizden sonra çocuklarımız da din buymuş diye o hayatı yaşayıp da yarın bizi ayaklarının altına almak için arananlardan olmayalım. Çoluk çocuğumuza güzel bir din, güzel bir yol bırakmaya çalışalım.
Evet öncekilerden kendilerini saptıranları arayacaklar. Halbuki dünyadayken alçaklar bunlara ağam paşam diyorlardı. Anam! Babam! Kurtar bizi! diyorlardı. Her şeyimizi sana borçluyuz! Sen olmasaydın biz olmazdık! Liderim! Şeyhim! Efendim! Şevketlim biz senin dediğinden çıkmayız! Atam izindeyiz! diyorlardı. Yâni onlar ne kadar alçaksa berikiler de o kadar alçaklık yapıyorlardı dünyada. Onların bu serzenişleri karşısında Rabbimiz de buyurur ki: Hayır hayır sizin her birinize azabın iki katı vardır ama siz bilmiyorsunuz. Çünkü size göre onlar önderlerse siz de sizden sonrakilere nazaran öndesiniz. Sizi onlar saptırdıysa, sizi sizden öncekilerin ihmali saptırdıysa, sizi sizden öncekilerin size verdiği bozuk eğitim, bozuk miras saptırdıysa siz de sizden sonrakileri saptırdınız. Sizin onlardan farkınız ne? Bir sonrakilere göre siz de önde değil misiniz? Şöyle kafalarımızı ellerimizin içine alıp bir düşünelim. Bu âyetler şu anda bize hitap ediyor. Eğer bizi bizden öncekiler saptırdıysa biz de bizden sonrakileri saptırmıyor muyuz şimdi? Allah için bir düşünelim.
Yâni eğer bizim sapıklığımız bizden öncekilerin bize bıraktıkları bozuk miras yüzündense, hep bundan şikâyet ediyorsak, peki o zaman söyleyin biz, bizden sonrakilere ne bırakıyoruz? Nasıl bir miras bırakıyoruz çocuklarımıza. Bizler şu anda bizden sonra yaşayacak çocuklarımıza nasıl bir yol bırakıyoruz? Arkamıza bıraktığımız yol, çoluk çocuğumuza bıraktığımız usul, onlara gösterdiğimiz din, onlara örneklediğimiz kulluk, çevremize ulaştırdığımız teklifler acaba yarın karşımıza nasıl bir sonuç çıkaracak? Acaba bizim arkamızdan gelenler de ya Rabbi bizi bunlar saptırdı. Bize öyle bir yol, öyle bir din bıraktılar ki biz de onu gerçek yol zannettik. Onu gerçek din zannettik. Bize öyle bir hayat anlayışı, öyle bir mal anlayışı, öyle bir kazanma harcama anlayışı, öyle bir gece hayatı, öyle bir gündüz hayatı örneklediler ki biz de onu gerçek bir hayat zannettik. Bizi başkası değil bunlar saptırdı ya Rabbi demeyecekler mi acaba? Çocuklarımızdan torunlarımızdan bu şikâyetlerle bu lânetlerle karşılaşmayacak mıyız acaba? Bu âyetler ışığında Allah için kendimizi sorgulamak zorundayız.
39. “Öncekiler sonrakilere, "Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktu, kazandığınıza karşılık azabı tadın" derler.”
Evet, onlar böyle deyince öncekiler, öndekiler, tâbi olunanlar veya müstekbirler, idareciler de ne diyorlar bakın: Ey zâlimler! Ey adam olmadıklar! Ey sürüler! Ey iradesizler! Ey beyinsizler! Ey akılları bizim cebimizde olanlar! Boşuna bağırıp durmayın! Boşuna lânetler yağdırıp durmayın! Zira sizin bizden bir farkınız yoktur.
Yâni şimdi size hidâyet geldi de, sizler hidâyet üzere yaşamak istediniz de sizi hidâyetten biz mi kopardık? Siz Rabbinizin istediği bir hayatı yaşamak istediniz de sizi bundan biz mi engelledik? Hayır hayır! Bilâkis siz kendiniz sapıklardınız! Siz kendiniz mücrimlerdiniz! Siz dünyada sizi teşvik ettiğimiz şeylere karşı ihtirasınızdan, hırsınızdan dolayı hemen kolayca bizim peşimize takıldınız. Kolayca bizim ağımıza tutuldunuz. Biz sizin vicdanlarınızı satın almaya geldiğimizde sizler buna dünden razıydınız. Bizim karşımızda en küçük bir tepkide bulunmadınız. Sizi Rabbinizin hayat tarzından koparıp demokrasiye, laikliğe, milliyetçiliğe, ırkçılığa, dünyaya, dünyalıklara çağırdığımız zaman mal bulmuş mağribî gibi hemen bizim dâvetimize uyuverdiniz. Karşımızda en küçük bir mücâdele bile vermediniz.
Çünkü sizler Zaten Allah’a kulluktan bıkmış usanmıştınız. Hayatınızın her bir sahasında sadece Allah’ı dinlemekten, Allah’ın dediklerini yapmaktan usanmıştınız da hayatınızın bazı bölümlerini başka Rablere başka İlahlara bırakarak biraz rahat nefes almayı ümit ederek bizlere tapınmaya yönelmiş kimselerdiniz. Hayatınızın her bir bölümünde Allah’ı atlatamayacağınızı, Allah’ı yönlendiremeyeceğinizi bildiğiniz için biraz da bizim gibi atlatılabilecek, yönlendirilebilecek tanrılarımız olsun istemiştiniz. Hayatınızın bazı bölümlerine bizlerin karışmamızı siz kendiniz istemiştiniz. Allah’tan bıkıp usanan sizler kendinize öyle tanrılar istiyordunuz ki sizden hiç bir ahlâkî sorumluluk istemesinler.
Sizden namaz, oruç, hac, tesettür, zekât, istemesinler. Bıkıp usandığınız Allah’ın size haram kıldığı içkiyi, kumarı, fâizi, çıplaklığı helâl kılıverecek, yasallaştırıverecek tanrılar istediniz kendinize. Sizi rahatlatacak size rahat bir nefes alma imkânı verecek tanrılar istediniz. Üstelik bu tanrıların ipleri de sizin kendi ellerinizde olduğu için, yâni onları kendiniz seçtiğiniz için siz ne isterseniz o konuda kanun yapacak, sizin arzularınıza tâbi olup yönlendirebileceğiniz tanrılar istediniz kendinize. Siz istediniz, siz seçtiniz, biz de size hükmettik. Siz sattınız vicdanlarınızı biz de satın aldık. Alan memnun, satan memnun. Siz istediniz, biz bulduk. Eğer sizler vicdanlarınızı satmak istemeseydiniz biz onu zorla sizden alamazdık. Öyleyse bizi niye kınıyorsunuz da? Üstelik belki de bizi saptıran sizlersiniz. Çünkü sizler gönül rızasıyla bize itaat ettiğiniz için, bizi büyük kabul edip bizim karşımızda boyun büktüğünüz için, biz de kendimizi bir nane zannettik. Aslında bizi şımartanlar da sizlersiniz. Eğer sizler bize itaat edip adam yerine koymasaydınız belki bizler de zulmedemeyecek, şımarmayacaktık.
Boşuna bağırıp çağırıp da kendinizi yormayın ey sürüler! Bağırsanız da çağırsanız da çare yok; siz de biz de bu ateşin içindeyiz! Çare yok siz de biz de bu ateşe razı olmak zorundayız. Şüphesiz ki Allah kulları hakkında hükmünü vermiştir. Yâni her birimizin müstahak olduğu kadar azabı aramızda paylaştırmıştır. Allah azabı paylaştırmıştır ve iş bitmiştir bu konuda. Eğer Rabbimizin takdir buyurduğu bu azabı sizden giderecek bir gücümüz olsaydı sizden önce kendimizinkini kaldırırdık, kendi azabımızı giderirdik. Şimdi siz de biz de isyanlarımızın kazandıklarımızın karşılığı olarak azabı tadalım diyecekler.
Evet Kur’an’ın pek çok yerinde işte bu konu uzun,uzun anlatılır. Önderleri yüzünden tâbi oldukları yüzünden cehennemi boylayan insanların pişman oldukları, keşke onlara tâbi olmasaydık, keşke onları dinlemeseydik de Allah ve Resûlünü dinleseydik, keşke onları büyük bilmeseydik, keşke onları efendi bilip onlara itaat etmeseydik de Rabbimizin istediği biçimde yaşasaydık diye hasret ve pişmanlıkla yanıp yakıldıkları anlatılır. Özellikle “Küberaena” ve “Sadetena” ifadeleri geçtiği için böyle dedim. Bunlardan “sadetena” siyasal büyükler, siyasî sahada büyük kabul edilenler, meselâ hukuk konusunda büyük kabul edilenler, ekonomi konusunda uzman kabul edilenler ve kendilerinin yasalarına tâbi olunanlar kastedilirken “Küberaena” diye anlatılanlar da din büyükleridir.
Yâni insanlara yanlış din tanıtanlar, Allah dinini eğip bükenler ve insanlara din diye kendi anlayışlarını takdim edenler veya Allah dinini, Allah yasalarını kaldırıp din budur diye, hayat tarzı budur diye kendi anlayışlarını, kendi hayat tarzlarını insanlara kabul ettirmeye çalışanlar kastedilmektedir.
Evet ister siyasal önderler olsun isterse dini önderler olsunlar eğer insanlar araştırmadan, tahkik etmeden bunlara tâbi olurlar ve efendim ne yapalım işte büyüklerimiz hayat diye, din diye bunları sundular biz de kabul ettik. Bu konuda bizim her hangi bir suçumuz yoktur. Eğer bir suç varsa bir suçlu varsa gerçek suçlu onlardır demeye kimsenin hakkı yoktur. Din, böyle basite indirgenemez ki. Başka şeye benzemez bu dindir, hayattır. Efendim filan hoca dedi ben de yaptım. Falan zat öyle buyurdu ben de uyguladım demek yarın bizi kurtarmayacaktır. Dinimizi kendimiz öğrenmek zorundayız. Allah bize de akıl vermiştir. Allah’ın bize verdiği bu akıllarımızı birilerinin cebine sokmaya ve körü körüne onların peşine takılmaya hakkımız yoktur.
Her birimiz kendi dinimizi öğrenmeye çalışırken eğer bir kısım yerleri anlayamamışsak o zaman elbette bizden bir adım ileride o konuda bilgi sahibi insanların bilgilerine müracaat edebiliriz. Ama körü körüne birilerine bağlanıyor, ya da din bilmeyenlere din soruyorsa kişi, o da yanlış bir din tarif ediyorsa bu hiç bir zaman tâbi olanlar için mâzeret sebebi olmayacaktır.
40.“Doğrusu âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz; deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler. Suçluları böyle cezalandırırız.”
Evet az evvelki âyette Rabbimizin anlattığı müstekbirlerin iki tavrı anlatılıyor burada. Birincisi Allah’ın âyetlerini yalanlamak, ikincisi de âyetlere karşı kibirlenmek, âyetlere karşı müstekbir davranmak, ihtiyaçsız davranmak, kendilerini Allah’ın âyetlerinden müstağnî görmek. Bu müstekbirler Allah’ın âyetlerini yalan sayıyorlar, Allah’ın âyetlerini yok farz ediyorlar, Allah’ın âyetlerine karşı aldırış etmiyorlar, Allah’ın âyetlerini uygulamaya yanaşmıyorlar da başkalarının âyetlerini uygulamaya çalışıyorlar. Hayatı düzenlemek üzere Allah’ın gönderdiği âyetlerini görmezden geliyorlar da hayatlarını başka şeylerle düzenlemeye çalışıyorlar. İşte Allah’ın âyetlerini yalanlamanın mânâsı budur. Yâni bir insanın Allah’ın âyetlerine rağmen kendisine düzen kurmaya çalışması, Allah’ın âyetlerinin varlığına rağmen farklı bir hayat yaşamaya çalışması Allah’ın âyetlerini yalanlaması anlamına gelmektedir.
Veya Allah’ın âyetlerini bildiği halde, onları okuduğu halde, onlara inandığını iddia ettiği halde eğer bir adam inandığı bu âyetleri hayatında uygulamıyor ve hayatını başka âyetlerle, başkalarının yasalarıyla, başkalarının ilkeleri ve kanunlarıyla düzenlemeye çalışıyorsa bu adam Allah’ın âyetlerini yalan sayıyor, Allah’ın âyetlerini yalanlıyor demektir. Sanki Allah’ın âyetleri hayatı düzenlemeye yetmiyormuş gibi Allah’ın âyetlerine karşı kibirlenenler, âyetlerle ilgilenmeyerek kendi hevâ ve heveslerine göre hayat sürenler için bakın Rabbimiz buyurur ki: Böyleleri için Rahmet kapıları açılmayacak. Rahmânın kullarıyla irtibat kapıları açılmayacaktır. Ve bu adamlar deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar yahut da halat iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir. Hani Türkçe’de balık kavağa çıkıncaya kadar bu iş olmayacak diye bir söz vardır. İşte balık kavağa çıkamayacağına göre, deve iğne deliğinden geçemeyeceğine göre bu adamlar da asla cennete giremeyecekler, cennetin kokusunu bile alamayacaklar demektir.
Evet bu adamlar için semanın kapıları açılmayacak. Ya melekler bu adamların ruhlarını semaya doğru götürürlerken semanın kapıları açılıp bunlara hüsnü kabul gösterilmeyecektir. Mü’minlerin ruhları için açılan semanın kapıları bunlar için kapalı kalacak ve melekler bunları geri döndüreceklerdir. Ya da bu adamlara Rabbimizin rahmet kapıları açılmayacaktır. Neden? Çünkü bunlar dünyada iken kendilerine açılan rahmet kapılarıyla ilgilenmemişlerdi.
Kitap imamdır. Kitap rehberdir. Kitap kendisine uyanları, kendisini takip edenleri hedefe götürecek bir imam ve rehberdir. Kitap en büyük rahmettir. Allah kullarına gönderdiği kitapları vasıtasıyla onlara yeryüzünde en büyük rahmet kapılarını açmıştır. Kitapları sayesinde hem dünyada hem de âhirette kullarına en büyük rahmet kapılarını açmıştır. Dün Allah’ın kullarına gönderdiği bir kitap ve o kitap sayesinde açtığı bir rahmet kapısı ile çölde ona iman eden Allah’ın kulları onun rehberliğinde saadete ulaşmışlardır. Kölelikten yeryüzünün efendiliğine ulaşmışlardır. Ama kimileri de Allah’ın kendileri için açtığı rahmet kapılarıyla ilgilenmemişler, bu rahmetten istifade etmeyi istememişlerdir.
Acaba şu anda bizler Allah’ın âyetlerine karşı müstekbir mi davranıyoruz? Ya da Allah’ın sevdiği şeylere müstekbir mi davranıyoruz? Meselâ sarığa karşı müstekbir mi davranıyoruz? Sakala karşı müstekbir mi davranıyoruz? Bir hamal karşısında, bir işçi karşısında tavrımız nasıldır? Statülerinden ötürü insanlara karşı müstekbir mi davranıyoruz? Filan toplantıda, filan yerde, falanların arasında bu kıyafet giyilmez diyerek Allah’ın istediklerinden bir utanmamız var mı yok mu? Allah’ın emirlerine karşı bazı yerlerde müstekbir mi davranıyoruz? Falanların yanında âyetten bahsedilmez, orada bu konular gitmez diyerek Allah’ın âyetlerine karşı bazı ortamlarda müstekbir mi davranıyoruz? Burada namaz kılınmaz diyerek bazı konumlarda namaza karşı müstekbir mi davranıyoruz? Eğer öyleyse bakın müstekbirlere Rabbimiz nasıl bir ceza hazırlamış:
41. “Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zâlimleri böyle cezalandırırız.”
Evet onlar için orada cehennemde bir yatak yorgan vardır. Ama ateşle bitişik bir yatak ve yorgan. Evet, bu yataklar şu bildiğimiz yataklardan değildir. Onların kendilerine mahsus yâni bizzat kendilerine ait olan başkalarına verilmeyen ateşten yatakları vardır. Altlarında ateşten bir yatak üstlerinde de ateşten yorganlar vardır. Yatak ve yorgan dünyada insanın dinlenmek için yorgunluğunu atmak ve uyumak için kullandığı eşyadır. Ama oradaki yatakları hiç bir zaman onlara dinlenme imkânı sağlamayacaktır. Bilâkis onlara azap üstüne azap olacaktır. Allah diyor ki işte zâlimleri, kendilerini Allah’a kulluk makamından çıkarıp başkalarına veya kendi nefsine kulluk makamında tutmaya çalışan zâlimleri böylece cezalandıracağız.
42. “İnanan ve yararlı iş işleyenler ki; kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz işte cennetlikler onlardır, orada temelli kalacaklardır.”
İnananlar. Peki, neye inananlar? Buraya kadar anlatılanlara iman edenler. Sadece namaza değil, sadece abdeste değil, sadece oruca değil. Kur’an’ın başından itibaren buraya kadar Allah’ın anlattıklarına iman edenler. Allah’ın inanılmasını istediği her konuya iman edenler. Bakara’ya, Âl-i İmrân’a, Nisâ’ya, En’âm’a, A’râf’a inananlar, bu bölümlerde Allah’ın anlattıklarına inananlar ve inancını yaşayanlar, imanlarını kuru bir iddiadan ibaret bırakmayıp inandım dedikleri konunun amelini de gündeme getirenler.
İşte biz hiç bir insana, hiç bir nefse gücünün yetmeyeceği bir yükü yüklemeyiz. Yâni bizim inanılmasını ve amele dönüştürülmesini istediğimiz şeylerin tamamı insanın güç yetirebileceği takat getirebileceği şeylerdir diyor Rabbimiz. Allah hiç bir kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez. Onun içindir ki Kur’an-ı Kerîm’de Rabbimizin bizi sorumlu tuttuğu şeylerin tamamı bize göredir. Buna göre Rabbimizin bizden istediği kulluk konularında hiç kimsenin ben bunları yapamadım, benim bunları yapmaya gücüm yetmedi diye mâzeret ileri sürmeye hakkı yoktur. Allah bu ve benzeri âyetlerde diyor ki:           Üzülmeyin kullarım! Rabbiniz hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Sizin Rabbiniz doyumsuz değildir. Sizin Rabbiniz zâlim değildir. Evet Allah’ın kullarına yükleyeceği yük ancak kulların güç yetireceği kadardır. Hattâ onun çok çok altındadır. Sizi yaratan Allah, sizin ne kadar yük çekebileceğinizi, sizin nelere katlanabileceğinizi çok iyi bilmektedir. Allah merhametlidir. Allah kullarını asla zorlamaz.
Sonra şunu da unutmayalım ki herkesin kendi kazancı kendisinedir. Kim bir iyilik yaparsa o kendine, kendi lehine, kim de bir kötülük yaparsa o da kendi aleyhinedir. İyiliğin sevabı da kötülüğün vebali de kendisine ait olacaktır. Yaptıklarınızın yararları da zararları da menfaatleri de mazarratları da Allah’a değil kendinizedir. Öyleyse kendisini seven kişi, kendisi için iyilik bekleyen kişi yaptıklarıyla kendi kendisine zulmetmesin. Kendini can yakan, dayanılmaz ateşten korumasını bilsin. Bunun için de hayırların en güzelini kendisi için işlesin. Kendisini ateşe götürecek, ateşten yatak ve yorgana götürecek amellerde bulunmasın. Kendi kendini kendi elleriyle cehenneme atmasın diyor Rabbimiz.
Evet işte bunlar da cennet ashabıdır, onlar orada ebedîyen kalacaklar ve cennet nimetlerinden kesintisiz bir şekilde istifade edecekler.
43. “Cennette altlarından ırmaklar akarken gönüllerinden kini çıkarıp atarız. "Bizi buraya eriştiren Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık. Andolsun ki Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmiştir" derler. Onlara, "İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet" diye seslenilir.”
Altlarından nehirlerin, ırmakların akıp gittiği o cennetlere girdirilmeden önce Rabbimiz onların kalplerindeki kıskançlık ve kin duygularını söküp çıkaracağını anlatıyor. Yâni mü’minlerin birbirlerine karşı kinlerini, çekemezlik duygularını, bencillik özelliklerini Allah göğüslerinden söküp alıyor ki orada bu tür rahatsızlıklar yaşanmasın. Cennette hayatlarının tadını kaçırabilecek her şeyi alıveriyor Rabbimiz. Evet, cennette ne karşılıklı dünyadan taşıyıp getirdikleri, ne de orada gerçekleşecek hiç bir kırgınlık, hiç bir dargınlık olmayacak, hiç bir husumet ve düşmanlık olmayacak. Her şeyden arınmış arındırılmış olarak girecekler onlar cennete.
Tabi bütün bu nimetlere ulaştığını, ulaştırıldığını gören mü’minin diyeceği söz şudur: Bütün bu nimetleri bize veren, bizi bu nimetlere ulaştıran, bizi cennete ulaştıran, bize cennet yolunu gösteren, bize cennete ulaştırıcı ameller işlemeyi nasip eden Rabbimize hamd olsun. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi, bize yol göstermeseydi, dünyada bize kitap ve Peygamberler göndermek sûretiyle bize cennet yolunu tanıtmasaydı, bize cennete yollarını açmasaydı hiç bir zaman biz bu cenneti bulamazdık, hiç bir zaman biz bu nimetleri elde edemezdik. İşte mü’min karakteri. Mü’min bir nimete ulaştığı zaman bunu kendisinden değil Allah’tan bilir. Bunu bana Rabbim verdi der ve sürekli Rabbine şükreder.
Evet gerçekten de Rabbimiz insana akıl veriyor, idrak veriyor, hakkı bâtılı, iyiyi kötüyü ayırt etme gücü veriyor sonra hakkı bâtılı anlatan kitaplar gönderiyor, sonra ne olur ne olmaz belki de bu kitapların içindekileri anlayamazlar yanlış anlamaya kalkarlar diye o kitapların nasıl anlaşılması gerektiğini, nasıl pratize edilip yaşanması gerektiğini anlatmak ve göstermek üzere Peygamberler gönderiyor.
Evet, hakikaten Rabbimiz bizim cennete gidebilmemiz için, sürekli bizi cennet yolunda tutmak için, bizi hidâyet yolunda tutmak için bize bu kadar imkânlar hazırlamaktadır. Eğer Rabbimiz bütün bu imkânları hazırlamasaydı, bize kitap göndermeseydi, bize elçilerini göndermeseydi, bize cennet yollarını net ve açık bir şekilde beyan etmeseydi mümkün değil biz bu cenneti bulamazdık bu cennete ulaşamazdık. İşte bu cennet mahza Rabbimizin bize ikramıdır lütfudur. Burada bugün bunu anlayıp Rablerine hamd etmeye çalışan, Rablerinin kendileri adına seçtiklerinden razı olup öylece bir hayat yaşamaya çalışan mü’minler orada da bu hamdlerini devam ettiriyorlar. Bütün bu nimetlerin kendilerinden değil Rablerinden olduğunu burada itiraf eden mü’minler bu imanlarını orada da itiraf ediyorlar.
Bundan sonra Rabbimiz yarın mutlaka başımıza gelecek bir dönemi ve o dönemde olacakları anlatıyor. Mahşer günü insanlar mahşer yerinde toplanmışlar. Cennetlikler cehennemlikler ve tüm insanlık toplanmışlar bir araya gelmişler. İnsanlığın ilki Hz. Âdem’den bu yana gelmiş geçmiş yerdeki kum taneleri kadar kalabalık insanlık mahşer yerinde toplanmıştır. İçinde biz de varız, siz de varsınız elbette. İşte böyle bir anda olacakları anlatıyor Rabbimiz.
Rabbimiz rahmetinin eseri olarak, bize merhametinin eseri olarak, yarın olacakları bugünden gözlerimizin önüne getiriyor ki bununla bizi uyarmak istiyor. Akıllarımızı başlarımıza getirmek istiyor. Bizi o kadar ikaz ediyor ki Rabbimiz yâni aklı başında olan bir adamın bu kadar ikazdan sonra artık bu gerçeği anlaması lâzımdır. Hoş zaten kâfirin aklı yok. Aklı olsaydı bu kadar uyarıdan sonra anlarlardı gerçekleri.
Evet orada kendilerine nida edilecek ve denilecek ki: İşte bu cennet sizin dünyada yapmış olduğunuz amellerinize karşılık sizlerin vâris olduğunuz cennettir. Görüyor musunuz Rabbimizin rahmetini? Müslümanların az evvelki sözlerine karşılık ne kadar hoş bir münâsebet, ne kadar hoş bir mukabele. Mü’minler diyorlar ki, ya Rabbi bu cennete bizi sen ulaştırdın, senin rahmetin olmasaydı, senin yol göstermen olmasaydı biz bu cennete ulaşamazdık diyorlar Allah da buyurur ki siz amel işlediniz, siz çalışıp çırpındınız. Siz kendiniz dünyada işlediğiniz amellere karşılık kazandınız bu cenneti buyuruyor. Yâni kullarının başına kakmıyor Rabbimiz. Hadi hadi hiç bir şey yapmadınız yatıp yatıp geldiniz de bu cenneti size ben veriyorum demiyor da siz çalışıp çabaladınız da karşılığında bu cenneti elde ettiniz diyor. Kur’an’ın pek çok yerinde Rabbimizin bu ifadesini görüyoruz. İşte işlediğiniz amellere karşılık elde ettiğiniz cennet, işte amellerinizle kazandığınız cennet gibi ifadeleri çokça görüyoruz. Böylece Rabbimiz biz değer veriyor, bizi onore ediyor ve bize rahmetiyle muamele ediyor.

O halde bütün bu âyetler karşısında şunu hiç bir zaman unutmayacağız ki cennete amellerle girilecektir. Cennet amellerle kazanılacaktır. Amele dönüştürülmemiş mücerret bir iman cenneti kazanmaya yetmeyecektir. Ama şunu da ifade edelim ki sadece amelle de cennete girilmiyor, amelle beraber Rabbimizin rahmeti de olmalıdır. Rabbimizin rahmeti de onun bizden istediği sâlih amellere koşmamız ve o amelleri işlerken de onun rızasına uygun niyet taşımamızla, yâni Allah için muttaki olmakla tüm hayatı Allah için yaşamakla mümkün olacaktır. Çünkü Rabbimiz kitabının her bir bölümünde bizden bunu istemektedir. Kitabının her bir bölümünde sürekli Rabbimiz bana kul olun diyor. Benim istediğim şekilde yaşayın diyor. Benim size gönderdiğim hayat programını yaşayın diyor. Allah’a, Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmadan, Allah’ın bizim adımıza gönderdiği hayat programını uygulamadan, hayatı Allah adına yaşayan muttaki kullar olmadan Allah’ın rahmetine ermek mümkün değildir. Allah’ın rahmetine lâyık olmadan da cennete ulaşmak mümkün değildir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Buraya yazacağınız yorumların sadece yararlı eleştiri olması durumunda dikkate alınacağını bilmelisiniz. Yasa dışı bilgi, küfür, yanıltıcı, aşağılayıcı söz ve hakaret içeren yorumlar dikkate alınmayacak olup her yönüyle yorum sahibinin sorumluluğundadır.