Şüphesiz ki, bilgilerin en güzeli ve en
faziletlisi, Allah’ı tanımaktır. Allah’ı hakkıyla tanıyanlar, dosdoğru yola,
hidayete ermiş ve O’na hakkıyla ibadet etmişlerdir. O’nu gereği gibi
tanımayanlar ise, dalalete düşmüş ve karanlıklar içinde kalmışlardır. Günümüz
insanının en büyük sorunu da, Allah’a imandan çok Allah’ı hakkıyla
tanıyamamaktır. “Ben insanları ve cinleri yalnız bana kulluk etsinler diye
yarattım.” Ayetindeki “li ya’budun” kelimesini bazı sahabeler, “li ya’rifun”
(beni tanısınlar) şeklinde anlamışlardır. Biz Allah’ı hakkıyla tanımanın yolunun,
Kur’an’ı ve hadisleri tanımakla gerçekleşeceğini düşünmekteyiz. Kur’an’ı
hakkıyla anlayan insanlar Allah’ı tam ve eksiksiz tanırlar. Allah’ı en iyi
tanıyan insan, şüphesiz ki O’nun rasulü Muhammed (a.s) idi. Rasulullah
(s.a.v)’ın hadislerini anlamak da Allah’ı tanımaya yardımcı olacaktır.
Kur’an’da ve hadislerde geçen Allah’ın güzel isimleri, bize Rabbimizi
tanıtmaktadır.
İnsanın Allah bilgisi (marifet) arttıkça
imanı da artar. Uzaktan, gafletle, bulanık ve önyargılı bakan kimse Allah'ı
gereği gibi kavrayamaz, gereken alakayı gösteremez, bilip tanıyamaz ve
tanımayınca da gereği gibi takdir edemez. Kervandakiler Hz. Yusuf’u
tanımadıkları için onu oldukça düşük bir fiyata, birkaç dirheme sattılar.
Satanlar da satın alanlar da onun değerini bilmiyorlardı. Kur'an ile muhatap
olmak insanlardaki gaflet, cehalet perdesini yırtar, akıl ve ruhu harekete
geçirir. Kulaklardaki ağırlıkları atar, gözlerin önündeki perdeleri kaldırır.
Her insana kabiliyeti ve gayreti ölçüsünde Allah'ı tanıtır ve imanın artmasını
sağlar. Bu gerçeği Allah kitabında şöyle ifade eder: “… O halde siz
(gerçek) müminler iseniz Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Rasulüne
itaat edin. Müminler (inananlar) ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri
titreyen, kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve
yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” Müminin kalbi, Kur'an
ayetlerinde, imanını artırıp güçlendirecek, onu tam bir rahatlığa ve huzura
kavuşturacak şeyler bulur. Kur'an, kendisini hakkıyla okuyan insanın kalbiyle
aracısız olarak, iletişim kurar ve konuşmaya başlar. Bu karşılıklı konuşma
imanı engelleyen küfür perdesini ortadan kaldırır. Böylece inanan insan
Kur'an'ın tadına varır, onu gereği gibi anlamaya başlar.
Kur'an'ın devamlı tekrarlanan vurgularından
dolayı imanımız itmi'nan derecesine (kesin bir inanca) ulaştıracak bir artma ve
güç hisseder. Buradaki artış; iman esaslarında değil imanın derecesinde ve
yaptırım gücünde ortaya çıkar. İnsan, Kur'an'ın ayetlerini her tasdik edişinde
ve onlara her boyun eğişinde imanının arttığını hisseder. Şüphe yok ki arzu,
düşünce, görüş, teori, alışkanlık, menfaat, zevk, rahat, his ve arkadaşlarına
aykırı olsa bile, insan her ne zaman yüce Allah'ın kitabına ve Hz. Muhammed
sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine boyun eğip teslim olursa imanı artar
ve güçlenir. İmanın gücü ve derecesi Allah'ın emirlerine ve Rasul (s.a.v.)'ün
talimatlarına göre kendisini değiştirmek ve onları kendine rehber edinmekle
ortaya çıkar. Bunun aksine eğer bir mümin bütün bunları kabulde tereddüt ve
gevşeklik gösterirse imanı azalmaya ve zayıflamaya başlar. Marifetten (bilgi
sahibi olduktan) sonra Allah'a iman gerçekleşmezse sevgi ve itaat hâsıl olmaz.
Yahudi ve Hıristiyanlar Kur'an'ı ve Hz. Muhammed'i çocuklarını tanır gibi
tanırlardı. Fakat bu tanıma onları imana götürmedi: "Daha önce
kendilerine vahiy verdiklerimiz O’nu kendi çocuklarını tanır gibi tanırlar.
Ancak bilin ki, onların bazısı hakikati bile bile örtbas ederler."
Allah bilgisi (marifet) muhabbeti (sevgiyi)
doğurur. Allah'ı tanıyan O'nu daha çok sever. İnsan, Allah'ın gücünü,
fiillerini, otoritesini, isim ve sıfatlarını tanıdıkça O'na olan sevgi ve
saygısı artar. İnsan Allah'ı marifeti oranında sever, fazla bilen fazla sever.
Ma'bud en çok sevilendir. Allah vedûd'dur, hem çok sever hem
de çok sevilir. "İnsanlardan kimileri, Allah'tan başka ortaklar
edinirler ve Allah'ı sever gibi onları severler. İnananlar ise en çok Allah'ı
severler."
Mü'minin (inanan kimsenin) Rabbi hakkındaki
bilgisi ve O'nun büyüklüğünü idraki (farkında oluşu) onu bütün benliğiyle
Allah'a bağlanmaya yöneltir. Artık Allah bilgisinden sonra hiçbir güç ne kadar
büyük olursa olsun mü'minin yanında hiçbir yer işgal edemez, herhangi bir değer
ifade etmez. Onun ruhu artık Allah'la beraberdir, Allah'tan başkası ile
dostluğu ve muhabbeti yoktur. Allah'tan başkasına asla itaat etmez. Çünkü
tevhidin anlamı her şeyde ihlas ile bir tek Allah'a teslimiyettir. Allah
sevgisinin nihai anlamı da budur.
Hiç şüphesiz Allah sevgisi, kuru laflarla
yapılan bir iddia olmadığı gibi, sadece gönlün aşkla dolması da değildir.
Bunların yanında mutlaka Allah'ın elçisine uymak, O’nun getirdiği hidayet üzere
yürümek ve tebliğ ettiği nizamını da hayata uygulamak gerekir. "De
ki: Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
bağışlasın. Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." İman
bir takım süsleme ve bezeme laflardan ibaret değildir. İman ne ağızlarda
gevelenen laflar, ne coşan hisler ve ne de yapılan birtakım ruhsuz
davranışlardır. Aksine iman, Allah'a ve Rasulüne itaat ve Hz. Muhammed'in bize
tebliğ ettiği ilahi nizama göre davranmaktır. Bu ayet hakkında İmam İbn
Kesir Şöyle der: "Bu ayet, Hz. Muhammed'in gösterdiği yol
üzerinde yürümediği halde, Allah'ı sevdiğini öne süren herkesin aleyhine
hükmeder. Allah’a inandığını ve sevdiğini söyleyen bir kimse, bütün söz ve
davranışlarında Allah Rasulü Hz. Muhammed'e verilen İslam dinine uymadıkça
gerçekten yalancıdır."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Buraya yazacağınız yorumların sadece yararlı eleştiri olması durumunda dikkate alınacağını bilmelisiniz. Yasa dışı bilgi, küfür, yanıltıcı, aşağılayıcı söz ve hakaret içeren yorumlar dikkate alınmayacak olup her yönüyle yorum sahibinin sorumluluğundadır.