10 Ocak 2016 Pazar

Her nefis ölümü tadacaktır.



           “Her insan ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir.” Al-i İmran Suresi 185. Ayet
         Her nefis ölümü tadacaktır. Mü’minler de ölecek, kâfirler de. Allah’a, Allah’ın elçilerine, Allah’ın kitaplarına iman edip bu imânâ bağlı bir hayat yaşayanlar da ölecek, iman etmeyip kendi kendilerine bir hayat yaşayanlar da ölecektir. Bu, Allah’ın yeryüzünde koyduğu değişmez bir yasasıdır. Nuh (a.s) da öldü, ona inanmayan, onunla kavgalarını sürdüren toplumu da öldü. Dünyayı cennetleştirip ebedî yaşayacaklarına inanan, ölümü akıllarının ucundan bile geçirmeyen Âd kavmi de öldü onlara elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) da öldü. Semûd toplumu da öldü, Sâlih (a.s) da, İbrâhim (a.s) da gitti toplumu da, Süleyman (a.s) da gitti, Muhammed (a.s) da gitti. Mülk ve saltanat sahipleri de gitti, hiçbir şeyleri olmayan garibanlar da gitti. Mekke’de Allah’ın sevgili elçisine ve ona iman eden müslümanlara hayat hakkı tanımayanlar da gitti, müslümanlar da gitti. Yaratılmış olan hiçbir varlığının bu dünyada ölümsüzlük hakkı yoktur. Herkes ölümlüdür. Sadece bâkî olan Allah’tır.

         Ölümü hayatın içinde kabul etmek zorundayız. Ölümü sürekli hayatımızda canlı tutmak ve her an ölüp Rabbimizin hesabıyla karşı karşıya geleceğimiz şuuruyla bir hayat yaşamak zorundayız. Ama ne yazık ki genelde kâfirler bunu hiç hesap edemezlerken, müslümanlar da çevrelerinde birisi öldüğü zaman, bir ölüm hadîsesiyle karşılaştıkları zaman bu âyeti hatırlarlar. Bu âyetin hak olduğunu, ölümün, ölüm sonrası tekrar dirilişin, Haşr’in, Mahşerin, hesap kitabın, sorgulamanın, cennetin ve cehennemin hak olduğunu, gerçek olduğunu sadece kabirde bir cenazenin defni esnasında hatırlarlar ve ilân ederler. Mezarın başında söylerler bunu. Ey ölü kişi, ey cenaze, de ki Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, ölüm hak, diriliş hak, sırat hak, he­sap hak, cennet hak, cehennem haktır. Haydi, sen şimdi bütün bunların hak olduğunu söyle bakalım.
         Müslümanlar bu hakları sadece mezarın başında hatırlarlar ve hatırlatırlar. Bunların hak olduğunu ölmüş kişiye hatırlatırlar ama hayattakilere pek hatırlatmayı düşünmezler. Halbuki zaten o zavallı ölmüş, zaten gitmiş bu dünyadan. Orada ölümün hak olduğunu, Haşr’in, neşrin, hesabın kitabın, cennetin cehennemin hak olduğunu hatırlatmanın ne anlamı olacak da? Ölülere, mezardakilere, işi bitmişlere hatırlatıyor insanlar bunları da dirilere anlatmıyorlar, hatırlatmıyorlar.
Aman bu validir, aman bu emniyet amiridir, aman bu askerdir, polistir, aman bu müdürdür, amirdir bir zararı dokunur diye korktukları için bu hakları huzurlarında gündeme getirmekten ve bu haklara riâyet ederek bir hayat yaşamasını onlara duyurmaktan korkan, sağlıklarında onların yanlarına yaklaşmaktan korkan müslümanlar, onları zulüm içinde bir hayata terk eden hoca efendiler bir gün o kimselerin cenaze törenlerine çağrılırlar ve orada bunları o kişilere duyurmaya çalışırlar. Artık ölüp de zarar veremeyecek bir duruma gelince ona yaklaşıp bunları söyleyebiliyorlar. Adam ölmüştür yahu. Artık ne o ölmüş kişinin onlara selâm vermesi ne de o talkında bulunan kişinin ona bir şeyler anlatması mümkün değildir.
         Dünyadayken diyecektin bunu ona da, adam dünyadayken bunların hak olduğunu bilerek yaşayacaktı. Dünyadayken Rabbin Allah olduğunu bilerek yaşayacaktı bu adam. Dünyadayken kıblenin Washington olmadığını, Avrupa olmadığını Allah’ın Kâbesi olduğunu söyleyecektin ki adam ona göre bir hayat yaşayacaktı. Geçmiş olsun. Adam yapacağını yapmış, hayatını, amellerini tamamlamış, defteri kapanmış sen şimdi anlatıyorsun ona bunu.
Halbuki böyle değil de hoca efendiler şerrinden korktukları, zulmünden ürktükleri bu adamların dünyadayken evlerine gidecekler, dairelerine, makamlarına gidecekler ve uyaracaklardı. Ey zavallı! Ey kendisinin bir şey olduğunu zanneden zavallı insan! Yarın öldüğün zaman beni çağırıp talkın vermemi isteyeceksin. Ama ben sana şu gerçeği bugünden telkin edeyim ki yarın benim sana kabrinin başında vereceğim telkinimin hiçbir faydası olmayacak. Sen şu anda müslümanca bir hayatın sahibi olmazsan, müslümanca amellerin sahibi olmazsan dünyanın tüm hocalarını çağırsalar bile hiçbir değer ifade etmeyecek. Gel kendini aldatma da Allah’ın istediği şekilde müslüman ol. Dinle bak sana şimdi söylüyorum ki Allah haktır, Allah Rabtir, Allah tek İlâhtır, sadece onu Rab bilip, sadece onu İlâh bilip boynundaki kulluk ipinin ucunu sadece onun eline vermeli ve sadece onu razı etmeli, sadece onun çektiği yere gitmelisin. Sadece Kulluğunu ona yapmalısın. Onun elçisi Hz. Muhammed (a.s) da hak elçidir, hak örnektir. Sadece onu örnek alacak, sadece ona uyacak, onu örnek bilecek ve onun gibi bir hayat yaşayacaksın.
             Allah’ın sana, bana ve tüm insanlığa gönderdiği bu Kur’an haktır. Hayatını bu kitabına göre düzenleyecek, amellerini bu kitaba dayandırarak yaşayacaksın. Bu kitabın onaylamadığı ameller boştur. Bu kitaptan başka hayatta uygulanacak kitap yoktur. Sırat haktır, ölüm haktır, kabir haktır, cennet haktır, cehennem haktır, hesap kitap haktır. Bütün dünya bir gün ölecek ve sen de öleceksin. Bütün insanlar yaşadıkları hayattan hesaba çekilecek, sen de çekileceksin. Gel fırsat eldeyken aklını başına al da yarın kötü bir duruma düşme diye uyarmalıyız insanları. Öleceksiniz, hesaba çekilecek ve kıyâmet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın diyeceğiz.
         Orada, kabrin başında bunlar hak ama hayatta hak olan başka şeylerin varlığına inanırlar insanlar. Dolar hak, mark hak, ev hak, araba hak, arsa hak, senet hak, çek hak, kazanmak hak, hak, hak, hak.
         “Andolsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız; hiç şüphesiz, sizden önce Kitab verilenlerden ve Allah'a eş koşanlardan çok üzücü sözler işiteceksiniz. Sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bu üzerinde sebat edilecek işlerdendir.” Al-i İmran Suresi 186. Ayet
         Andolsun ki mallarınız ve nefislerinizle, canlarınızla imtihana tabi tutulacaksınız. Mallarınız ve canlarınız bu dünyada imtihan konusudur. Bir gün bu dünyada bir mala ulaşırız, unutmayalım ki bu bir imtihan konusudur. Bir gün malımızı kaybederiz bu da bir imtihandır. Bir gün oğlumuz kızımız dünyaya gelir bu bir imtihandır, bir gün gelir oğlumuzu kızımızı kaybederiz bu da bir imtihandır. Bir gün evlenir bir kadına sahip oluruz bir imtihandır, bir gün gelir canciğer hayat arkadaşımızı kaybederiz bu da bir imtihandır. Bir gün babamızı, anamızı kaybederiz bu da imtihandır. Bunlar Allah’ın yeryüzünde koyduğu imtihan yasalarıdır ve bu imtihanlardan kaçıp kurtulmamız asla mümkün olmayacaktır bu dünyada. Sadece Rabbimiz şöyle dua etmeliyiz: Allah’ım, bizi bu dünyada dayanamayacağımız imtihanlarla imtihan etme.
Gelmişsek bu dünyaya mutlaka imtihan edileceğiz. Varlıkla, yoklukla, sevinçle, kederle, ölümle, hayatla imtihan edileceğiz. Doğan her bir güneş, başlayan her bir sabah, ele geçen her bir fırsat, kaybedilen her bir imkân, batan her bir gün bizim için bir imtihanın habercisidir. İmtihansız bir saniye bile düşünmemiz mümkün değildir bu dünyada. Bir gün her şey bizim olabilir yine imtihandır, bir gün her şeyimizi kaybedebiliriz yine imtihandır.
         Bir de sizler sizden önceki kitap ehlinden, Yahudilerden, Hristiyanlardan ve müşriklerden çokça eziyetler göreceksiniz. Onlar sizi üzecekler, size eziyetler verecekler, sıkıntıya sokacaklar sizi. Eğer onlardan gelebilecek bu eziyetlere, bu sıkıntılara sabreder, dayanır, direnir ve her şeye rağmen müslümanca kalabilmeyi, müslümanca ölebilmeyi becerebilirseniz, muttaki davranabilir, hayatınızı Allah için yaşamayı, Allah’ın istediklerinden şaşmamayı becerebilirseniz gerçekten bu zordur, gerçekten bu azme değer bir iştir ve işte o zaman kazanmış olacaksınız.
         Ehl-i Kitap ve kâfirlerin her cinsinden gelebilecek tahriklere kapılmadan, müslümanlığınızın kazandırdığı ahlâkınızı, şahsiyetinizi bozmadan, onların terbiyesizliklerine, suçlamalarına, sataşmalarına, küfürlerine rağmen, en kötü şartlar altında bile haktan, adâletten, müslümana yakışır vakardan vazgeçip onlar seviyesine düşmeden Allah’ın koruması altına girerek korunursanız kazanan sizler olacaksınız. Çünkü kötülere, kötülük yapanlara karşı iyilik gerçekten zor bir şeydir ama mutlak sûrette sahibini başarılı kılacaktır. Kötüler karşısında sabreden, onlara karşılık vermeyen, onların kötülüklerini örten, örtbas eden, bağışlayan bir müslüman gerçekten azmedilmesi gereken, azmedilmeye değen, övülmeye değen bir iş yapmıştır diyor Rabbimiz.
Yâni kendisine kötülük yapan kimseleri, affederek, onların cinsliklerine sabrederek onları İslâm ahlâkıyla etkileyerek ıslah etmek, onları müslümanlaştırmak maksadıyla büyüklük göstererek affetmek gerçekten çok büyük azim, çok büyük karar ve müsamaha sahibi kimselerin yapabileceği bir şeydir diyor Allah. Ecdadımızın tarihi bununla doludur. Müslümanların sabırlarını, müsamahalarını gören nice muannit kâfirler İslâm’la şereflenme imkânı bulmuşlardır.
         Kötülük yapanlara karşı iyilik yapmak, İslâm’a kazanma adına onları affetmek bu gerçekten zordur. Kötülüğe karşı iyilik yapmak her kişinin karı değildir. Bu ancak sabreden erlerin karıdır. Bu ancak sabır erlerine bir vergidir. Yâni kendi nefsinden çok davasını düşünen, insanların Allah davasına gönül vermelerini şahsından ön planda tutan, davasının gönüllerde ma’kes bulması ve muzaffer olması uğruna her şeyini fedâ edecek kadar sabreden kişiler ancak bu duruma ulaşabilir. Böylece onun mesajı gönüllere nüfuz eder. Onun bu ihsanı karşısında en zalim insanlar, en katı kalpliler bile eriyerek sonunda ona ve dinine düşmanlık besleyen insanların ona ve dinine sıcak bir dost olduğu görülecektir. Dün onu ve dinini yok etmek isteyen zalimlerin yarın onun davasına gönül verdiğini göreceksiniz.

          Meselâ böyle gözü dönmüş, gemi azıya almış, size kötülük yapmak isteyen birine karşı o anda söylenecek güzel bir söz, tatlı bir tebessüm, sakin bir konuşmanın o anda birden bire ortamı değiştiriverdiği, kötülük yapmak isteyenin bile utanarak bu kötülükten vazgeçtiği çok görülmüştür. Öyleyse daha büyük kötülüklere fırsat vermemek, daha büyük felâketleri tevlid etmemek ve insanlara İslâm ahlâkını gösterip onların da müslümanlaşmalarını sağlamak için kötülük karşısında kötülüğü değil, kötülük karşısında iyiliği tercih etmeliyiz. Zor da olsa buna kendimizi alıştırmalıyız Allah yardımcımız olsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Buraya yazacağınız yorumların sadece yararlı eleştiri olması durumunda dikkate alınacağını bilmelisiniz. Yasa dışı bilgi, küfür, yanıltıcı, aşağılayıcı söz ve hakaret içeren yorumlar dikkate alınmayacak olup her yönüyle yorum sahibinin sorumluluğundadır.