MÜ’MİNÛN SÛRESİ
Mushaf’taki sıralamaya göre kitabımızın
23, nüzûl sıralamasına göre 74, üçüncü miûn grubunun
dördüncü sûresi olan Mü’minûn sûresi Mekke’de nâzil
olmuştur. Âyetlerinin sayısı 118 dir.
“Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın
adıyla”
Hamd yalnız ve yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah’a
mahsustur. Salât ve selâm Allah’ın Rasûlüne ve Onun pak aile halkına ve ashabına olsun.
Rabbi-miz bizden kabul buyur. Çünkü sen her şeyi
işitensin, her şeyi bilensin.
Adını
ilk âyetindeki “mü’minûn” ifadesinden almış Mekke’de
nâzil olmuş 118 âyetlik bir sûre ile karşı karşıyayız. İnşallah bu haftadan
itibaren bu sûreyi tanımaya başlayacağız.
Sûrenin
nüzul zamanı gerek üslubu ve gerekse ihtiva ettiği ko-nular itibariyle Mekke
döneminin ortalarında indirildiğini anlıyoruz. Âyetlerin seslenişine kulak
verdiğimiz zaman Resûl-i Ekrem efendimizin Mekke müşrikleriyle mücadelesinin
ritimlerini duyar gibi oluyoruz. Mekkeli müşriklerin dâveti reddedip, dâvetçiye
ve beraberindeki mü’minlere işkencelerini artırmaları
sonucunda Resûlullah efendimizin Rabbimizden onların
Yusuf’un kıtlık yıllarına benzer bir kıtlıkla sarsmasını istemesi üzerine
gönderilen kıtlık senesinde nâzil olmuştur. O yıllarda Müslüman olup, hidâyet
şerefiyle şereflenmiş olan Ömer efendimizin şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Bu
sûre nâzil olduğu sırada ben peygamber efendimizin yanında idim ve onun durumunu
gözlüyordum. Vahyin inzâli bittiği zaman Resûlullah
Efendimiz şöyle buyurdu: “Şimdi bana on âyet geldi ki, onlara uyan kişi
kesinlikle cen-nete girecektir.” Sonra da sûrenin
başındaki âyetleri okudu. (A. B. Hanbel, Tirmizî)
Sûrede
işlenen ana temaya, yâni ana fikrine gelince; Mekke müşriklerini peygamber
efendimizin getirdiği hidâyet hediyesini kabule dâvet olan sûreyi genel
hatlarıyla 8 bölümde ele alıp incelememiz mümkündür.
Birinci
bölümde (âyet 1-11) kurtuluşa eren mü’minlerin
özellikleri sayılarak gerçek mü’minler tanıtılmış
oluyor. Resûl-i Ekrem efendimizin Allah’tan getirdiği mesajını kabul eden,
Allah’a ve elçisine Al-lah ve Resûlünün istediği gibi
iman eden mü’minlerin iman kaynaklı bir hayat
yaşayarak önceki kötü özelliklerini atıp bu güzel ve yüce özellikleri kazanmış
olmaları Allah’ın, mesajının ve peygamberinin hak oluşunun, doğruluğunun en
büyük ispatıdır.
İkinci
bölümde (âyet 12-22) insanın ve tüm kâinatın yaratılışına dikkat çekiliyor. Tek
yaratıcı olan Allah’ın bu yaratıklarını yaratmasındaki esas hikmete dikkat
çekiliyor. Tüm bu varlıkların yaratıcısı Al-lah’tır ve
bu yaratıklar asla lâf olsun diye, oyun eğlence olsun diye ya-ratılmamıştır. Bu varlıkların
var edilişinin sebebi kâinatta sözü dinlenecek, arzuları yerine getirilecek,
çektiği yere gidilecek tek olan Allah’a iman ve O’nun elçisinin O’ndan getirdiği
tevhid inancını kabul etmeniz içindir. Tüm kâinatta
bir tek gerçek var; o da yaratıcı olan Al-lah’ın tek
Rab ve İlâh olması ve biz kullarının sadece O’na kul köle olmamız gerçeğidir.
İşte bu âlemde var olan tüm varlıklar peygamberin çağırdığı tevhid ve âhiret gerçeğinin açık
bir delilidir.
Üçüncü
bölümde (âyet 23-54) peygamber efendimizden önce yaşamış Allah’ın kutlu
elçilerinin toplumlarıyla ilişkileri, mücadeleleri, toplumları karşısında
tavırları, toplumlarının onlara karşı tutumları an-latılır. Böylece önceki elçilerden örnekler verilerek
peygamber efendimizin dâvetinin, mesajının hak oluşuna, haklı oluşuna tarihî
deliller getirilir. Şu anda Muhammed aleyhisselâmın şu
anda söylediklerinin, yaptıklarının aynısını önceki peygamberler de söylemişler,
şu anda onun muhatapları olan Mekke müşriklerinin ona karşı takındıkları
tavırların aynısını önceki peygamberlerin toplumları da takınmışlardır. Yani bu
son peygamber türedi, yeni, ilk defa duyulmuş, ne olduğu açık seçik belli
olmayan birisi değildir. Ondan önce de aynı kaynaktan pek çok elçiler
gönderilmiş ve toplumları tarafından yalanlanmıştır. Öyleyse ey insanlar, gelin
bu tarihi delilden ibret alın da tarih içinde elçilerine karşı gelerek Allah’ın
helâk yasasının mahkumu olanlar safında değil de, o elçilere iman ederek, onlar
safında yer alarak kurtuluşa erenlerden olun
denilmektedir.
Dördüncü
bölümde (âyet 55,67) önceki elçilerin hayat hikâyesi anlatıldıktan sonra biz
kullarını ilgilendiren temel bir ilkenin gündeme getirildiğini görüyoruz. Şurası
hiçbir zaman unutulmamalıdır ki; dünya hayatındaki başarı ve mutluluk, Allah
katındaki baları ve mutluluğun ölçüsü değildir. Bu dünyada başarıya ulaşmış,
mutlu ve müreffeh bir hayat yaşamış kimse yarın âhirette de başarıya ulaşacak, cennete gi-decek, orada huzura kavuşacak
değildir. Bu dünyada kendilerine servet verilenler, siyasal ve ekonomik güç ve
imkân verilenler, sıhhat ve âfiyet verilenler Allah’ın sevgilileri ve dostları
oldukları için bunlar kendilerine verilmiş değildir. Diğer taraftan
verilmeyenler de Allah’ın kendilerinden razı olmadıkları kimseler oldukları için
mahrum bırakılmış değillerdir. Bunlar bu dünyada imtihan sorularıdır. Her iki
taraf da kendilerine verilenlerle imtihana çekilmektedirler. Kimin kazanıp kimin
kaybedeceği henüz belli değildir. Kimin dost kimin olmadığı yarın ortaya
çıkacaktır. Mekke müşrikleri kendilerine verilen imkân ve fırsatlarla övünerek,
karşılarındaki kendi sahip olduklarına sahip olmayan gariban Müslümanlara
bakarak; biz hak yoldayız, bizim yolumuz doğrudur, biz Allah’ın sevgili
kullarıyız, biz O’nun dostlarıyız, O bizden, bizim hayatımızdan razıdır. Eğer
öyle olmasaydı Allah bize, onlara vermediği şu imkânları vermez, onlara verirdi
diye övünüyorlardı. İşte Rabbimiz bu bölümde bunun böyle olmadığını, işin iman
ve takvaya, teslimiyet ve itaate bağlı olduğu ortaya konur. Âhirette gerçek başarının, gerçek kurtuluşun, mutluluk ve
saadetin ölçüsü iman ve takvadır. Kim iman eder ve Allah’a kulluğunun bilincinde
bir hayat yaşarsa o kesinlikle kurtuluşa erecektir. Kim de küfür ve şirk içinde
bir hayatın sahibi olursa, o da kesinlikle başarıya ulaşamayacaktır.
Beşinci
bölümde (âyet 68-77) Mekke müşriklerini peygamber efendimizi ve onun getirdiği
mesajı kabule ikna edici deliller sunulmaktadır. Gerek kevnî âyetlerden, gerekse metlûv
âyetlerden sunulan delillerle insanların akılları erdirilme hedeflenir.
Kullarına karşı rahmeti sonsuz olan Rabbimiz hep onların kurtuluşundan yanadır.
Altıncı
bölümde (Âyet 78-95) önceki bölümlerde olduğu gibi yine kâinattaki delillerin
önüne çekilmektedirler. Hem kâinattaki görsel âyetler üzerinde, hem de kendi
enfüslerindeki, kendi bedenlerindeki âyetler üzerinde
düşünüp ibret almaya dâvet edilmektedirler. Çevrenizdeki Allah âyetlerinden
gafil bir hayat yaşıyorsunuz, bari kendi üzerinizdeki Allah âyetlerine bakarak
O’nun tek Rab ve İlâh olduğunu, kendinizin de O’nun kulları olarak O’na kul köle
olmak zorunda olduğunuzu anlayın denilmektedir.
Yedinci
bölümde (âyet 96-97) Resûl-i Ekrem Efendimize bir tavsiye gelmektedir.
Kâfirlerin, müşriklerin, zalimlerin ahlâk dışı, İslâm dışı, edep dışı
davranışlarına bakarak peygamber efendimizin de onlara misilleme olarak onlar
gibi davranmaması emrediliyor. Tavrını insanlara, insanların tutumlarına göre
değil Allah’a, Allah’ın rızasına göre belirlemesi emrediliyor. Zulme uğrasa da,
haksızlığa maruz bırakılsa da şeytandan bir dürtüye tabi olarak karşısındakilere
kötülük yapmaya yönelmemesi, hep aftan yana, hep onların İslâm’a ve kulluğa
kazanılmasından yana tavır alması isteniyor.
Sekizinci
ve son bölümde de (Âyet 98,118) Allah’ı tek Rab ve İlâh kabul etmeyen, Allah’ı
hayatlarına karıştırmak istemeyen, Allah’ın elçisini ve onun getirdiği hayat
programını reddederek kendi bildikleri gibi bir hayat yaşayan insanların bu
yaptıklarından ötürü âhirette hesaba çekilecekleri,
peygambere ve mü’minlere yaptıkları işkencelerin
sonucuna katlanmak üzere cehenneme yuvarlanacakları ortaya ko-nularak uyarı sürdürülür. Bu
mukaddimeden sonra sûrenin âyetlerini tek tanımaya geçebiliriz inşallah.
1. “Mü'minler saadete
ermişlerdir.”
Muhakkak ki mü’minler felâha ermiştir, mü’minler başarıya ulaşmıştır, mü’minler kurtulmuştur. Yeryüzünde felâha erenler,
kurtulanlar, başarıya ulaşanlar yalnızca mü’minlerdir.
Dünya ve âhirette kaybetmekten, zarara uğramaktan
kurtulanlar, kazananlar sadece mü’minlerdir. Mü’minlerin dışında herkes hem dünyada, hem de uk-bada kaybetmişlerdir, hüsrana mahkum olmuşlardır.
Mü’minler kesinlikle kazandılar. Dünyada
zilletten, kaybetmekten, âhirette de cehenneme
gitmekten, ateşe yuvarlanmaktan kurtuldular onlar. Korktuklarından emin oldular
ve umduklarına ulaştılar onlar. Dünya ve ukba
saadetine ulaştılar onlar. Peki neymiş onların özellikleri? Kimmiş o dünya ve
ukba kurtuluşuna erip kârlı çıkanlar? Bakın onların
birinci özellikleri:
2. “Onlar namazda huşu
içindedirler.”
Onlar namazlarında huşu
sahibidirler. Namazlarında huşu içindedirler. Onlar haşyet içinde bir namaz
ikame ederler, Allah huzurunda olmanın bilinci içinde bir namaz icra
etmektedirler. Onlar namazda Allah’tan mesaj almanın, Allah’a tekmil vermenin
bilinci içindedirler. Onlar namazlarında huzurunda bulundukları Rablerinden
haşyet içindedirler, Rablerinin azametinden tir tir
titremektedirler. Kalpleri Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini anmakla yumuşamış,
Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini hatırlamaktan zevk alan kimselerdir onlar.
Rablerini razı edememenin, Rablerinin hatırının kazanamamanın, Rablerinin
istediği kulluğu yapamamanın endişesi ve derdiyle kıvranırlar. Allah’ı
gücendirmekten korkarlar, Allah’ı razı edememekten korkarlar.
Haşyet korku mânâsınadır, ama yılandan,
çıyandan, akrepten korkmak ayrıdır, kişinin anasından korkması ayrıdır değil mi?
Niye korkar kişi anasından? Acaba kalbini kırdım mı? Diye. İşte o müminler de
Rablerinden böylece bir haşyet içindedirler. Rablerinden, Rablerinin rahmetinden
ve cennetinden kesinlikle ümitlerini kesmemekle beraber acaba mı ki? diye yine
de korku içinde bir hayat yaşayarak her an daha iyiye, daha güzel bir
Müslümanlığa çabalarlar.
Onlar namazlarında aldıkları
mesajları hayatlarında uygulayamamanın endişesiyle üzülürler. Namazlarında
okudukları cehennem âyetlerinin, vaiyd âyetlerinin
korkusuyla sapsarı kesilirler. Cennet ve mükâfat âyetleriyle sevinip coşarlar.
Rableri tarafından kendilerine sunulan yasal örneklere, peygamberlere benzemeye
çalışırlar.
Namazın bilincindedirler onlar. Namazda
okudukları âyetlerin bilincindedirler. Namazın tekbirinin, kıyamının, rükusunun,
secdesinin farkındadırlar. Namazda ne dediklerinin, ne yaptıklarının
farkındadırlar onlar.
Evet namazda huşulu olabilmek
için namazda ne dediğimizin, ne okuduğumuzun farkında olmak zorundayız. Ne
dediğini, ne okuduğunu, okuduklarının ne anlama geldiğini bilmeyen kimsenin
kıldığı namaz sarhoşun namazı gibidir.
Çünkü Rabbimizin, kitabımızın
başka bir âyetinde ne dediğinizi, ne söylediğinizi bilemeyecek kadar aklınız
başınızda değilse namaza yaklaşmayın buyurduğunu biliyoruz. Ne dediğimizi
bilerek bir namaz kılacağız ve namazda nasıl bir mesaj almışsak öylece bir hayat
yaşayacağız. Aksi takdirde namazda bir şeyler okuyorsun ama okuduğun bu
âyetlerin ne dediğinden habersiz olursanız böyle namaz olmaz.
Evet o mü’minlerin birinci özellikleri buymuş. İkinci özellikleri
de:
3. “Onlar boş şeylerden yüz
çevirirler.”
Yine o mü’minler lağviyyattan, boş
işlerden, boş sözlerden, boş bir hayattan yüz çevirirler, uzak dururlar.
Lüzumsuz şeyleri terk ederler onlar. Evet tüm hayatlarında, tüm konuşmalarında,
tüm bakışlarında, tüm düşüncelerinde, tüm davranışlarında, tüm hareketlerinde
boş şeyleri terk ederler. Meselâ bir adım atacaklar, bir söz söyleyecekler, bir
bakış yapacaklar, bir karar verecekler, bir eylem gerçekleştirecekler, ama bu
lüzumsuzsa hemen onu terk ederler.
Fakat burada önemli bir şey var.
O da kişi için lüzumlu ve lüzumsuzu, boş ve doluyu Allah ve Resûlü
söyleyecektir. Öyleyse kişi önce Allah ve Resûlünün dediklerini tanımalı ki
lüzumluyu ve lüzumsuzu ayırabilsin. Demek ki bu iş
Kitap ve sünneti tanımaktan geçmektedir. Demek ki iyi
bir Müslüman olmanın yolu kitap ve sünneti tanımaktan geçmektedir. Kitap ve sünnet bilinmeden lüzumlu ve lüzumsuz,
boş ve dolu bilinemeyeceğine göre iyi bir Müslüman da olunamayacak
demektir.
Evet bizi ilgilendirmeyen, amelin
konusu olmayan ve yarın mîzanımıza konmayacak cinsten olan konsa bile cennete
götürücü olmayan sözlerin, amellerin tümünden yüz çevirmek
zorundayız.
Müslüman gerek söz ve gerek amel olarak
boş şeylerin peşine takılmayan kimsedir. Çünkü kavil ve fiillerden ibaret olan
amellere İslâm’ın damgalarını biliyoruz. Sâlih amel, gayr-i sâlih amel. Sâlih bir imandan kaynaklanan amellere sâlih amel, sâlih ve sahih bir
imandan kaynaklanmayan ya da küfürden kaynaklanan
amellere de gayr-i sâ-lih
ameller denir.
Veya yine Kur’an’ın ifadesiyle ahsen amel,
gayr-i ahsen amel tarifini görüyoruz. Veya değişik bir
ifadeyle İslâm amellere üç damga vurur. Sahibini cennete götürücü olan ameller,
sahibini cehenneme götürücü olan ameller, bir de sahibini cennete de cehenneme
de götürücü olmayan ameller. Cehenneme götürücü olanlarını reddedeceğiz, cennete
götürücü olanlarına sarılacak ve ne cennete ne de cehenneme götürücü
olmayanlarından da sakınacak uzak duracağız. Bakın Resûlullah Efendimiz bir hadislerinde şöyle
buyurur:
“Ebu Hureyre (r.a) Rasûlullah
efendimizin şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Kişinin iyi bir müslüman olduğunun alâmetlerinden birisi de onun kendisini
ilgilendirmeyen şeyleri tek etmesidir.”
(Tirmizî, K. Zühd:
4/558)
Evet
kişinin mâlâyaniyi, yani kendisine gerekli olmayan
şeyleri terk etmesi iyi bir müslüman olduğunun
alâmetidir, delilidir, ispatıdır. Kişi iyi bir müslüman olmak isterse lüzumsuz şeyleri tek edecek. Eyvah!
Bu bizim hayatımızın tümünü kapsıyor. Tüm hayatımızı içine a-lan bir konudur bu. Tüm konuşmalarımızı, tüm bakışlarımızı,
tüm dü-şüncelerimizi, tüm
davranışlarımızı, tüm hareketlerimizi içine alan bir konu. İnsan bir adım atacak
bir söz söyleyecek, bir bakış yapacak, bir karar verecek, bir eylem
gerçekleştirecek ama bu lüzumsuzsa, kendisi için gereksizse hemen onu tek
edecek.
Fakat
burada önemli bir şey var. O da kişi için lüzumlu ve lüzumsuzu Allah ve Resûlü
söyleyecektir. Öyleyse kişi önce Allah ve Resûlünün dediklerini tanımalı ki
lüzumluyu ve lüzumsuzu ayırabilsin ve lüzumsuzu hemen
tek edebilsin. Demek ki bu iş kitap ve sünneti tanımaktan geçmektedir. Demek ki iyi bir müslüman olmanın yolu ki-tap ve sünneti tanımaktan geçmektedir. Kitap ve Sünnet bilinmeden lüzumlu ve lüzumsuz
bilinemeyeceğine göre iyi bir müslüman da olunamayacak
demektir. Müslümanlık güzelleşmeyecek demektir.
Esasen kişinin Rasûlullah efendimizin hayatın tümünü içine alacak biçimde
anlattığı bu hadisi tam olarak anlaması demek dinin özünü kavraması demektir.
Dinin fıkhını teşkil eden bu hadisin anlaşılması kişinin dinde fakih olmasını ve Allah’ın istediği biçimde gerçek bir kul
olmasını gerçekleştirmesi demektir. Nitekim Allah’ın Resûlü başka bir
hadislerinde: “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen konular
üzerinde lüzumsuz bir şekilde konuşmaması onun fakihliğindendir” buyurmaktadır. Bu hadisten de
anlıyoruz ki müslümanlığın güzelleşmesi için tek
edilmesi gereken lüzumsuzluklardan birisi boş sözlerdir. Dinimizi
ilgilendirmeyen, kulluğumuzu ilgilendirmeyen ve amelin konusu olmayan, amele
dönüştürülmesi müm-kün
olmayan tüm sözler boş sözlerdir ve müslümanın tek
etmesi gerekmektedir. Çünkü Rabbimiz Saf sûresinde amelin konusu olmayan
şeylerin konuşulmasını men etmektedir.
"Ey mü'minler
yapmadığınız şeyin niye sözcülüğünü yapıp
duruyorsunuz?"
(Saf:
2)
Yani konuştuğunuz şey konusunda niye
kendinizi unutuyorsunuz? Bir şeyin sözcülüğünü yapıyorsanız, onu eyleme geçirin!
Ya da birilerinin yapmasını emrediyorsanız siz
kendiniz de bizzat onu yapın! Anlamına gelir.
İnsanlara bir şeyler söyler de
kendinizi unutur musunuz? Veya kendinizin yapmadığı, yapmayacağı şeyleri niye
söylüyorsunuz? Demek ki âyetin iki boyutundan söz ettik.
1: Yapmanın konusu olmayan şeyleri niye
konuşuyorsunuz? demektir bunun manası. Yani amelin konusu olmayan şeyleri, yarın
amele dökülemeyecek konuları, sizi ilgilendirmeyecek konuları, sizi amele sevk
etmeyecek konuları niye konuşup duruyorsunuz? Meselâ ne gibi? A.B.D yi
konuşuyoruz, Çini, Maçin’i, Mançurya’yı konuşuyoruz. İnkaların
Amerikan kültürüne etkilerini konuşuyoruz. Sumatra
dosyasını konuşuyoruz, Filadelfia’nın kahvelerini
konuşuyoruz veya devlet kurmadan devlet yıkmadan konuşuyoruz. Kendi
çocuklarımızın eğitim derdini unutup başkalarının çocuklarının eğitim problemini
konuşuyoruz. Veya adam henüz evlenmemişken boşanma konularını tartışıyor. Veya
oturmuş kadınlar kendilerine farz olmadığı halde ko-calarının Cuma problemlerini
halletmeye çalışıyorlar. Veya her gün yatağa girerken okunacak duaları bırakıp
Hac ortamında değilken oturduğumuz yerlerde ihramlıyken okunacak duaları,
ihramlıya yasak olan konuları konuşuyoruz. Veya işte oturduğumuz her bir
mecliste attan, avrattan, fiyattan, murattan, saptan, samandan, marktan,
dolardan söz ediyoruz. E niye konuşuyoruz bütün bunları? Yani bizden amel
istemiyor ki bütün bu konular! Lüks şeyler bunlar! Yarın amele dökülemeyecek
fantezik konuları niye konuşuyorsunuz? diyor
Allah.
2: Bir ikinci manası da: Yani sizler
hep söz müslümanı mı olacaksınız? Hep söz planında mı
müslüman olacaksınız? Amel planında müslüman olmayacak mısınız? Hep sözlümü olacaksınız? Hep
böyle sözlümü kalacaksınız? Nişanlanıp evlenmeyi hiç düşünmüyor musunuz?
Namazını kılmayacağınız yere niye abdest alıyorsunuz?
Abdest bir daha abdest bir
daha abdest! Yeter ya bir de
namaz kılmayı öğrensenize! Halbuki konuşma yerine iş yapmayı sever Allah.
Evet bizi ilgilendirmeyen, amelin
konusu olmayan ve yarın mi-zana konmayacak cinsten
olan konsa bile cennete götürücü olmayan sözlerin tümünden yüz çevirmek
zorundayız. Kur’an-ı kerimde bizi bundan men eden pek
çok âyet vardır:
Kaf sûresinde
Rabbimiz şöyle buyurur:
“Sağında ve solunda, onunla beraber
oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zapt
ederler.”
(Kaf:
18)
“Onlar yalan yere şehâdet etmezler; faydasız bir şeye rastladıkları zaman yüz
çevirip vakarla geçerler.”
(Furkân:
72)
“Onlar, boş söz işittikleri vakit ondan
yüz çevirirler. "Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selam
olsun cahillerle ilgilenmeyiz" derler.”
(Kasas:
55)
Allah’ın Resûlü Buhâri ve Müslim’in Ebu Musa (R.A)
dan birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde: “Gerçek müslüman
müslü-manların elinden ve
dilinden sâlim kaldıkları kimsedir” buyurmaktadır. Demek ki bizim elimizden ve
dilimizden sadır olan şeyler insanları darusselâm’a,
selamet yurdu olan cennete kazandırıcı olacaktır. İnsanları cennete götürücü iş
yapacağız, söz söyleyeceğiz. Ama sadece dilimizin başkalarını sâlim kılmasını
düşünmeyeceğiz. Bunu becermekle beraber, yani elimizden ve dilimizden sadır
olanlarla insanların darusselâm saâdetlerini temim
etmeye, insanları selamet yurduna kazandırmaya çalışmakla beraber aynı zamanda
dilimizin kendimizi de sâlim kılmasını isteyeceğiz. Yani dilimizden çı-kanların kendimizi de cennete götürücü olmasına dikkat
edeceğiz. Çünkü Bakın Allah’ın Resûlü Müslim’in rivâyet ettiği bir
hadislerinde:
“İnsan manasını hiç düşünmeyerek (Hiç
ehemmiyet vermeyerek, önemsemeyerek) bir söz söyleyiverir de o yüz-den
Cehennemin şark ile garp arasındaki bir mesafesinden daha uzak bir yerine
yuvarlanıverir”
(Buhâri: K.
İman 1/10)
Yine Tirmizî’nin Süneninde Kitabuz
Zühd bölümünde Ebu Ab-durrahman Bilal Bin Haris El Müzeni (R.A) den rivâyet
edildiğine göre Allah’ın Resûlü şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak ki insan sonucunun nereye
varacağını düşünmeden bazen Allah’ın rızasına uygun bir söz söyler. Allah o söz
sebebiyle kişiye kendisiyle karşılaşacağı güne kadar hoşnutluğunu yazıverir.
Bazen da yine sonucunu iyice hesaplamadan Allah’ın gazabına sebep olacak bir söz
söyler de Allah o sözü sebebiyle o kişi kendisiyle karşılaşacağı güne kadar
gazabını yazıverir”
Buyurur.
(Tirmizî, İ. Arabi Şerhi: K. Zühd 9/197)
Evet manasını ve nereye varacağını hiç
düşünmeden her hal-de bundan Allah gücenmez diyerek söyleyeceğimiz bir tek söz
bizi cehennemin en uzak bir mesafesine atıverecektir. Çünkü bilelim ki
Rabbimizin rızası bizim planımıza bağlı değildir. O neleri söylememizi nasıl
söylememizi nasıl yapmamızı istemişse rızası oradadır. Dinde kendi mantığını
temel kabul edip Allah’ın da ondan razı olacağına inanan kişi Allah’a akıl verme
küstahlığına düşen kişidir. Öyleyse kendimiz de kendi dilimizden kendi
konuştuklarımızdan sâlim olmalıyız.
Allah’ın Resûlü başka bir hadislerinde
bu hususu anlatırken yine bakın şöyle buyurur: “Kim
ki dilini ve tenasül uzvunu şerlerden korumayı bana garanti ederse ben de ona
cenneti garanti ederim.”
(Riyazus
-Sâlihîn: 1548 nolu
hadis)
Öyleyse iki yoldan, iki kanaldan
cennete yahut cehenneme gidişle karşı karşıyayız. İki çenenin arası ve iki
bacağın arası. Bunlardan iki çenenin arası özellikle pek çok hadislerde
anlatılmaktadır ki buna çok dikkat etmek zorundayız. Yine İmam Nevevî’nin kitabına al-dığı
hadislerinden birinde Allah’ın Resûlü şöyle buyuracak: “Allah’a ve âhiret
gününe inanan kişi ya hayır söylesin yahut da sussun”
Allah’ın Resûlünün bu hadisi elbette
susmayı değil konuşmayı amirdir. Ama konuşacağımız hayır olduğu sürece konuşmak,
konuşacağımız kitap ve sünnete uygun olduğu sürece konuşmak, konu-şacağımız hem kendimizi hem de başkalarını cehennemden sâlim
kılıcı ve daruseselâm’a yani cennete götürücü olduğu
sürece konuşmak değilse hayrın bittiği yerde de susmak
zorundayız.
Evet müslüman
gerek söz ve gerek amel olarak boş şeylerin peşine takılmayan kimsedir. Çünkü
kavil fiillerden ibaret olan amellere İslâm’ın damgalarını biliyoruz. Salih amel
gayri salih amel. Salih bir imandan kaynaklanan
amellere salih amel, salih
ve sahih bir imandan kaynaklanmayan ya da küfürden
kaynaklanan amellere de gayri salih ameller denir.
Veya yine Kur’an’ın ifadesiyle ahsen amel, gayri ahsen amel
tarifini görüyoruz. Veya değişik bir ifadeyle İslâm amellere üç damga vurur.
Sahibini cennete götürücü olan ameller, sahibini cehenneme götürücü olan ameller
bir de sahibini cennete de cehenneme de götürücü olmayan ameller. Cehenneme
götürücü olanlarını reddedeceğiz, cennete götürücü olanlarına sarılacak ve ne
cennete ne de cehenneme götürücü olmayanlarından da sakınacak uzak
duracağız.
Evet İslâm’ın lüzumsuz dediği, boş
dediği amelleri tek eden mü’minler ihsan derecesine
ulaşan kimselerdir. İhsan Allah’ı görüyor muşçasına O’na kulluk yapmaktır. İhsan
her an Allah huzurunda olduğu şuuru içinde davranmaktır. Hani arabasıyla seyir
halinde olan birisine arkanda trafikler var dendiği zaman davranışları bir anda
farklılaşır değil mi? Veya dükkanında ticaretle meşgul olan birisine maliyeciler
burada denildiği zaman adam biraz daha dikkatli davranır değil mi? İşte şu anda
Allah huzurundasın anlayışına ulaştığı zaman, her an ve her makamda Allah’ın
kendilerini gördüğü şuurunu kazanan kişi de yaptıklarını konuştuklarını Allah’a
lâyık yapmaya çalışacak ve Allah’ın hoşnut olmayacağı boş şeylerden yüz
çevirmesini becere-bilecektir.
Allah’ı tanıyan, tanıdığı Allah’ı
yanında bilen, yanında bildiği Allah’ın o anda kendisinden nasıl bir kulluk
istediğini, nasıl bir tavır sergilemesini istediğini, neleri konuşup neleri
konuşmamasını, neleri yapıp neleri terk etmesini istediğini bilen bir müslüman ihsan makamındadır ve her an kendisini kontrol
etmesini bilebilecek demektir. Ama Allah’ı tanımayan, esmasıyla sıfatlarıyla
Allah’ı tanımayan, Allah’ın kendisinden neler istediğini bilmeyen, Allah’ın
nelerden razı ol-duğunu, nelere gazaplandığını bilmeyen, Allah’ın istediklerini yapma-dığı zaman sonunda başına nelerin geleceğini bilmeyen, yani
cenneti ve cehennemi tanımayan bir adam kendisini kontrol etmesini de boş
şeylerden uzaklaşmasını da bilemez beceremez.
Allah’ın Resûlünün başka bir hadisinden
öğreniyoruz ki akıllı insan nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için
hazırlık yapan kimsedir. Ne dünyasını ne de âhiretini
ilgilendirmeyen konularla uğraşan, boş şeylerin peşine takılarak zamanını ve
imkânlarını boşa harcayan insan akıllı insan değildir. Çünkü zaman çok kısa,
yolculuk çok uzun ve ilerde başımıza gelecek şeyler pek çetindir. Onun için
akıllı bir müslümanın lüzumsuz şeylerle geçirecek
vakti yoktur.
Cinler, şeytanlar ve iki ayaklı insan
şeytanları insanları Allah’a kulluktan, Allah’ın istediklerini yapmaktan
alıkoyup boş ve lüzumsuz şeylerin peşine takılmamızı isterler. Kur’an’ın pek çok yerinde görüyoruz ki şeytan insanları
Allah adına yeminler ederek, aldatarak onları salih
amellerden uzaklaştırmaya çalışır. Yığınlarla boş ve lüzumsuz amelleri
insanların gözünde süsleyerek Allah’ın rızasının onlarda ol-duğu vehmettirerek bu tür boş şeylerin peşine çeker insanı.
Eğer bu-nu beceremezse, insanı salih amellerden boş işlere yönlendiremezse o zaman insanın
yaptığı amellere şirk, riya ve kibir gibi pislikler bulaştırmaya çalışır.
Böylece insanın amellerini boşa çıkarmak ister. İnsanların gözünde haramları
bile güzel göstererek onların işini bitirmek is-ter. Meselâ şu anda mayın
tarlasında geziyormuş gibi haramların içi-ne dalanlar, Allah’ın kulları için
yaratıp takdim buyurduğu helâl alanlar dururken şüpheli şeylerin etrafında
dolaşanlar veya nâfilelerin peşinde koşarken farzları tek edenler şeytanın ağına
yakalanmış insan-lardır.
Müslümanların gündemlerini lüzumsuz ve
şahsi konularla dol-durmaya çalışanlar, yersiz ve zamansız tartışmalarla müslümanların enerjilerini boş yere harcamayı hedefleyenler,
Allah’ın kitabı dururken başkalarını kitaplarını, Allah’ın elçisinin sünneti
dururken başkalarının sünnetlerini ve örnekliliklerini gündeme getirenler,
Allah’ın âyetleri, Allah’ın hükümleri yerlerde sürünürken çok basit ve fer’i
meseleleri gündeme getirerek asli görevlerini unutanlar, Allah kullarına onların
Rabbi ve elçilerinin bile yüklemediği görevler yükleyerek müslüman-ların ezilmelerini
sağlayanlar şeytanların oyuncağı olmuş kimselerdir. Bana göre bu böyle olmalı,
bana göre bu şöyle olmamalı diyerek Allah’ın kitabını ve peygamberinin sünnetini
bile diskalifiye edercesine kendi indi görüşlerini öne sürerek mü’minlerin saf ve temiz itikatlarını idlal edenler ve böylece ümmetin enerjilerini boş yere
harcayanlar şeytana kölelik eden onun işini kolaylaştıran
kimselerdir.
Bakın bir gün Hz. Muaz Bin Cebel (R.A) Hz. Allah’ın Resûlüne sorar: Ey Allah’ın Resûlü bu
konuşmalarımızın tümünden sorulacak mıyız? Onun bu sorusuna karşı Allah’ın
Resûlü buyurur ki: “Ey anası kaybedesice! İnsanlar cehennemdeki çukurlarına an-cak dilleriyle kazandıkları yüzünden atılmayacaklar
mı?”
Tirmizî’nin
Ümmü Habibe annemizden
rivâyet ettiği bir hadislerinde de yine Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: İnsanın tüm ağzından çıkanlar kendi
aleyhinedir. Ancak emr-i bil’ma’ruf ve nehy-i anil’münker yapması ile Allah’ı zikretmesi müstesnadır”
buyurur.
Ebu Hureyre efendimizden rivâyet edilen bir hadiste Allah’ın
Resûlü bir gün ashabı ile birlikte otururken Rasûlullah efendimiz: Biraz sonra cennet ehlinden bir adam
gelecek” buyurdu. Ve az sonrada
Abdullah İbni Selam çıkageldi. Az evvelki müjdeyi
duyan sahâbe-i kiram ona en güvendiği amelini sormaya başladılar. O da: Banim
amellerim zayıftır. Ama kendisiyle umutlandığım en güvenilir amelim şudur dedi.
Kalbimi mü’minlere karşı selamette tutmam ve beni
ilgilendirmeyen konuları kesinlikle terk etmemdir dedi.
Hasan Basrî
Hz. der ki: “Allah’ın bir kuldan uzaklaşmasının alâmeti
o kulun kendisini ilgilendirmeyen boş ve gereksiz şeylerle meşgul
olmasıdır”
Müslim
Ebu Hureyre (R.A) den şu
hadisi rivâyet eder: “Sizden birinizin İslâm’ı güzel olursa
işlediğiniz her hasene için on mislinden yedi yüz
misline kadar ecir yazılır. İşlediğiniz her kötülük için de Allah’a kavuşuncaya
kadar bir misli yazılır”
Ahmed Bin
Hanbel’in Müsnedinde Hz. Enes (R.A) den Allah’ın Resûlü
şöyle buyurur: “Kişinin kalbi istikâmet üzere olmadıkça
imanı istikâmet üzere olmadığı gibi dili istikâmet üzere olmadıkça da kalbi
istikâmet üzere olmaz.” buyurulur.
Müddessir
sûresinde boş şeylere dalanların akıbetini anlatırken Rabbimiz şöyle
buyurur:
" Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir? diye sorarlar. Onlar derler ki: Namaz kılanlardan değildik.. Düşkün kimseyi doyurmuyorduk. Batıla dalanlarla biz de dalardık.. Ceza
gününü yalanlardık. Ölüm bize o haldeyken geldi. "
(Müddessir 42,47)
Cennette Rablerinin devlet ve
nimetlerine kavuşmuş olan mü’minler kendi aralarında
cehennemlikleri, mücrimleri sorup soruştururlar. Onlar bu konunun sözünü açınca
cehennem ve cehennemlikler de gözlerinin önüne kadar getirilmiştir. Mü’minler orada dünyada tanıdıkları bildikleri simaları
görürler. Dünyada mü’min zannettikleri müslüman bildikleri kimi insanları orada ateşin içinde
görünce şaşkınlıklarını dile getirerek şöyle diyorlar: Ne oluyor? Hayrola? Ne
işiniz var sizin orada? Yoksa bir yanlışlık filan mı oldu? Siz mü’minler değil miy-diniz dünyada?
Hangi rüzgar attı sizi bu ateşin içine? Sizi bu cehenneme sürükleyen bu ateşe
iten sebep nedir? diyecekler ve sorup soruşturacaklar.
Onlar cehenneme gidiş sebeplerini
sayarken biz namaz kılanlardan değildik, miskinleri doyuranlardan değildik
dedikten sonra biz batıla, batıl tutkulara, boş şeylere, lüzumsuz şeylere
dalanlarla birlikte dalıp gidiyorduk ki ansızın ölüm gelip bizi yakalayıverdi
diyorlar.
Evet boş şeylere dalıp gidiyorduk. Bizi
ilgilendirmeyen dünyamızı da âhiretimizi de
ilgilendirmeyen boş şeylere daldıkça dalıyorduk. Yarın Mîzana konulunca insanı
cennete götürücü olmayan her şey boştur. Mîzana konunca isterse insanı cehenneme
götürmesin ama cennete götürücü olmayan her şey boştur.
Adam özel krem rengi takke ördürüyor,
rengini desenini, modelini beğenmiyor bozdurup bir daha ördürüyor boş şey
bunlar. Veya arabasının renginde elbise giymeye çalışıyor. Veya tesbih illa da Oltu olacak diye onun peşine takılıyor. Boş
işler bunlar. Yarın Mîzana konunca kişiyi cennete götürücü olmayan her şey
boştur.
Meselâ adamın kâlemine gösterdiği
titizliği bir düşünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka
olacak. Veya adamın yemeğin tuzuna biberine modeline gösterdiği titizliği bir
düşünün. Saatlerce akvaryum karşısında veya televizyon ekranı karşısında
öldürdüğü zamanları bir düşünün. Arabalarının üzerinde gördükleri ufacık bir
çizik karşısında aman eyvah ne oldu? Nasıl oldu? diye abananları ve
üzüntülerinden deliye dönenleri bir düşünün. Halbuki adamların kendi inanç
dünyalarındaki veya çocuklarının itikat dünyalarındaki çatlaklıklara neredeyse
araba girecek ama onu gördükleri yok adamların. Hepsi boş şeydir
bunların.
Bir ömür boyu yaptıklarımızı bir
düşünelim. Ne kadarı dolu, ne kadarı boş
bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beş yıl harcıyo-ruz, dönüp bir bakıyoruz
ki bomboş. Yani mübalağa yapmıyorum ina-nın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler.
Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Acaba bu
yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa
toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm
yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler,
yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böy-leyse tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun.
Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik
dinleyerek mi? Kaldırım çiğ-neyerek mi? Ekran başında
akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için Boya
için mi? Para pul peşin-de mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız
çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râcî olmayarak, amele müstenit olmayarak gayri dini
ilimlerde tefegguh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh!!
Bize!!!
Evet bakın öyle diyor cehennemdekiler.
Bizler boş şeylere, bi-zim
dinimizi de dünyamızı da ilgilendirmeyen, olsa da olur olmasa da olur şeylerin
peşine takılıyorduk. Ya da bizden istenmeyen şeylerin
peşine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen şeylerin peşine
takılıyorduk. Elbisenin yeni, tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeğin modeli, tadı,
tuzu servis biçiminden tutun da çayın deminden, kahvenin rengine varıncaya
kadar, peynirin küflüsünden soğanın cücüğüne kadar her şeyi dert ediniyorduk da
ama kitabı dert ediniyorduk, Sünneti dert edinmiyorduk diyenlerden birisi de biz
olmak iste-miyorsak yarın yaptıklarımıza dikkat etmek
zorundayız. Yarın mîza-nımıza konduğu zaman bizi
perişan edecek boş şeylerin peşinde değil de bizi kesin cennete götürecek Allah
ve Resûlünün istediği şeylerin peşinde olalım.
Bakın Rabbimiz İsrâ sûresinde kendilerini ilgilendirmeyen boş ve lüzumsuz
şeylerin peşine takılan insanların yarın büyük pişmanlık içine düşeceklerini
şöyle anlatır:
“Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu
kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu
olur.”
(İsrâ 36)
Allah’ın bize lütfettiği vaktin
kıymetini bilmek ve onu boş şeylere harcamamak zorundayız. Aklı başında bir
müslümanın kesinlikle lüzumsuz şeylere harcayacak
vakti yoktur. Bakın Allah’ın Resûlü İbni Abbas’ın (R.A) rivâyet ettikleri bir hadislerinde bu hususu
şöyle anlatır:
“İki
nimet vardır ki insanların pek çoğu onların kadrini kıymetini bilme noktasında
aldanıyorlar. Bunlardan birisi sağlık, ötekisi de boş
vakittir.”
(Buhâri, Rikak: 1) (R. Salihin 99 nolu
hadis)
Sağlığın kıymetini bilip onu satacak
değiliz veya boş zamanın kıymetini bilip onu kiraya verecek değiliz elbette.
Bundan anladığımız şudur: Zamanı ilk etapta Allah’ın bize farz kıldığı emirlere
sarılarak doldurmaya cehd ü gayret ederken arta kalan
zamanda da nâfilelerle Allah’a yaklaşma zemini aramak zorundayız. Yani şunu hiç
bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız ki boş vakitten ve sıhhatten kasıt
mecburen yapmak zorunda olduğumuz farzlardan arta kalan hayat bölümüdür.
Farzlardan artan zaman dilimidir. Yoksa bunun manası Allah bize bomboş bir zaman
vermiştir de bizler onu dolduracağız değildir. Bir de şunu söyleyelim ki bizler
boş vakti İslâm’ın ölçülerine göre doldurmak zorundayız. İslâm’ın zaman içinde
belirlediği kulluk programı na-zar-ı itibara alınmazsa
insanın bütün zamanı zaten boş demektir. Yani işte görüyoruz şu anda insanların
Allah’a danışarak değil de kendi kendilerine ayarladıkları şu hayat programında
insanların bir dakika bile boş zamanları yoktur. Sabahtan akşama kadar dükkana
tezgaha satılmak, kahvede oturmak, sinemada bulunmak, televizyon seyretmek, maç
izlemek, yemeğe, çaya, kahveye zaman ayırmak zaten
in-sanların hayatında yetecek bir zaman bırakmıyor bile.
Neyzenin başı dönmüş bir ara. Bir
mahallenin başında ayakta zor duracak biçimde sallanarak kapılar önünden
geçerken dikkatlice süzmeye çalışırken oradan geçenlerden birisi sorar: Hayrola
Neyzen ne bu halin? Neyi takip ediyorsun öyle dikkatli dikkatli? der. Neyzen der ki Valla gözümün önünden kapılar
gelip geçiyor birer birer de
işte bizim kapının geçmesini bekliyorum. Eğer bir
yakalarsam bizim kapıdan içeri dalacağım der. Millet hep sarhoş yani herkes bunu
bekliyor. Bir boş vakit gelsin de işte şunu şunu
yapacağım diyor. Veya işte her işi bitireyim, şu evi bir tamamlayayım, şu
dükkanı bir düze çıkarayım şu emekliliği bir bitireyim de ondan sonra yapacağım
diyor. Mümkün değil sittîn sene de beklese bu insanlar
boş vakit gelmeyecek. Aslında bizim hayatımızı dolduranlar doldurmuşlarda
onların gaflet edip dolduramadıkları boş bıraktıkları bölümlerini de biz
doldurmaya çalışıyoruz. Öyle değil de müslüman
zamanını Allah’ın farzlarıyla dolduran ve onlardan arta kalan zamanı da
nâfilelerle Allah’a yaklaşma vesilesi bilen kişidir. Hani Çinlinin birine
demişler yakında öyle vasıtalar yapılacaktır ki işte filan şehre bir dakikada
ulaşma imkânımız olacak. Çinli der ki iyi iyi anladık,
mesafeleri bu kadar kısaltacağız da acaba geriye kalan zamanı neyle
dolduracağız? Veya nerede kullanacağız? der. Öyle ya
insanlar boş zaman çıkarabilmek için yeni yeni şeyler
icad ediyorlar da acaba arta kalan zamanı neyle
dolduruyorlar? Eğer Allah’a kulluğa değil de daha çok okey oynama zamanı, daha çok televizyon seyretme zamanı
bulacaklarsa bu zamanı ne yapacaklar, orasını bilmiyorum.
Bunun için de az evvel de ifade ettiğim
gibi basiretlerle birlikte olmak zorundayız. Allah’ın bize gönderdiği vahiyle
birlikte olmak zorundayız başka çaremiz de yoktur. Çünkü neyin boş neyin dolu
olduğunu ancak vahiyden öğrenebileceğiz ve vahyin tarif buyurduğu biçimde
zamanımızı değerlendireceğiz inşallah.
4. “Onlar zekât
verirler.”
Yine o kurtuluşa eren, dünyada da
âhirette de başarıya ulaşan mü’minler zekâtı verirler. Zekâtla iç içedir onlar. Zekâtı
asla unutmazlar. Namazda huşu sahibidirler onlar, namazda ne dediklerinin, ne
okuduklarının, Allah’a ne tür sözler verdiklerinin, Allah’tan ne tür mesajlar
aldıklarının farkındadırlar ve namazla aldıkları mesajı kardeşleriyle
paylaşmanın kavgasını vermektedirler. Namazla bedenlerinde Allah’ı söz sahibi
kabul ettikleri gibi, zekâtla da Allah’ın mallarına karıştığını ortaya koyarlar.
Allah’ın kendilerine verdiği mallarından Allah kullarına da verirler.
56. “Onlar, eşleri ve câriyeleri
dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar
yerilemezler.”
Yine o mü’minler hanımları ve câriyeleri müstesna ferçlerini, avret
yerlerini herkesten korurlar. Irz ve namuslarını muhafaza ederler. Allah’ın
kendilerine tanıdığı nikâh dışı ilişkilere girmezler. O mü’-minler ırz ve namuslarını korumalarının felâha erme sebebi
olduğunu bilirler. Felâha erebilmek için mutlaka Allah’ın istediği biçimde ırz
ve namusun korunması gerekmektedir. Allah’ın yasakladığı nikâh dışı ilişkiden,
zinadan, fuhuştan uzak durmak gerekmektedir. Bu korunmanın ölçüsünü de Allah ve
Resûlü belirleyecektir.
Yâni bir Müslüman erkek ve kadın
ırzını kime karşı koruyacak, kime karşı korumayacak bunu kendi kendine
belirlemeye kalkışmayacaktır. Bu konuda da söz sahibi Allah ve Resûlü olmalıdır.
Erkekler hanımları ve câriyelerine karşı, kadınlar da kocalarına karşı ırzlarını
korumak zorunda değillerdir. Kadınlar kocalarının kocalar da kadınları ve
câriyelerinin namuslarını kullanabilir, onlardan istifade
edebilir.
Onlar bu konuda asla kınanmazlar. Yâni
meşru dairede, Allah’ın izin verdiği sınırlar içinde dört tane karısı olan ve de
câriyeleri olan bir Müslüman onların namuslarından istifade konusunda asla
kınanmaz. İstediği kadar Allah kınanmaz desin şimdi insanlar kınayıp geçiyorlar. Birden çok evlenen Müslümanlar bu toplum
tarafından kınanıyor, yadırganıyor, dışlanıyor. Sanki insanlar Allah’la
yarışırcasına, sanki bu işi Allah’tan daha iyi bilircesine böyle Müslümanları
kınamadan yana bir tavır alıyorlar.
7. “Bu sınırları aşmak
isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir.”
Kim bu konuda sınırı aşarsa, bunlar
sınırı taşmıştır, haddi tecavüz etmiştir. Kim ki zevceleri varken, câriyeleri
varken, Allah’ın kendisine helal kıldığı, namuslarını kullanma hakkı verdiği bu
yasal hakkının ötesine uzanırsa, hanımlarının ve câriyelerinin ötesine taşarak
başkalarının namuslarına uzanmaya kalkışırsa, nikâh dışı ilişkilere girerse işte
onlar sınırı çiğnemiş, haddi tecavüz etmiş kimselerdir ki ne bu dünyada ne de
öbür tarafta böylelerinin kurtulması, başarıya
ulaşması mümkün olmayacaktır.
8. “Onlar emânetlerini ve
sözlerini yerine getirirler.”
O mü’minler emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.
Emânetlere ve verdikleri sözlerine, randevularına sâdık davranırlar. Allah’ın
emânetlerine, Allah’a ve insanlara verdikleri sözlerine riâyet ederler. Emânet
olarak gerek Allah emânetini, gerekse kulların emânetini emânet bilirler.
Emâneti, emânetin sahibinin istediği gibi kullanırlar. Emânetle ilişkilerini,
emânetin sahibinin istediği şekilde ayarlarlar. Allah emânet olarak kendilerine
ne vermişse. Din mi verdi? Kitap mı verdi? Peygamber mi verdi? Akıl mı verdi?
Sıhhat mı verdi? Zaman mı verdi? Mal, mülk, fırsat, imkân mı verdi? Ev, araba,
arsa mı verdi? Evlât mı verdi? Hanım mı verdi? Veya din mi gönderdi? Kitap,
peygamber mi gönderdi? İrade mi verdi emânet olarak? Namaz mı? Oruç mu? Abdest mi? Namus mu? İffet mi? Hac mı? Arafa mı? Bayram mı? Cuma mı? Bunların tümünü emânetin
sahibinin razı olduğu yerlerde kullanarak emânetlerini yerine getirirler onlar.
Yâni dinin tamamına riâyet ederler, Allah’ın kendilerinden istediği bir hayatı
yaşarlar onlar.
Bir de onlar kullar arasındaki emânete
de riâyet ederler. İnsanların kendi aralarında birbirlerine emânet ettiği,
emânet verdiği şeylere de riâyet ederler. Bir mü’min
kardeşinin, ya da
bir kâfirinin emânetine de riâyetkar davranırlar. Yâni bir kâfir
kendilerine bir şeyler emânet etmişse asla ona hıyanet etmezler. Kullara,
insanlara verdikleri sözlerine de riâyet ederler onlar. Randevularına riâyetkar
davranırlar, nezih davranırlar. Emânet sahiplerine karşı sahtekârlık yapmazlar.
Hattâ savaş halinde oldukları insanlara bile namuslu davranırlar. Sözlerine,
anlaşmalarına sâdık davranırlar. İşte gerek bu dünyada, gerekse âhirette felâha ermenin şartı bunlardır, felâha erenler
bunlardır.
Tabii evvela Rabbimize ezelde
verdiğimiz ahitlerimize riâyet etmek zorundayız. Allah ahdine riâyet
etmeyenlerin insanların ahitlerine riâyet etmeleri mümkün değildir. Evet önce
Allah ahitlerine riâyet ederler, ona sâdık kalırlar, sonra da insanlara
verdikleri ahitlerine, taahhütlerine sâdık davranırlar onlar. Ahitleri, sözleri
İslâm’a zıtsa hemen vazgeçerler, değilse ne pahasına olursa olsun verdikleri
sözlerinden dönmezler.
9. “Namazlarına riâyet
ederler.”
Namazlarını muhafaza ederler. Namazlarını
korurlar. Namazlarını kaybetmemek için tüm gayretlerini teksif ederler.
Namazlarının üzerine titrerler. Çünkü namaz gitti mi tüm hayat gitmiş demektir.
Bir Müslüman için namazsız bir hayatın düşünülmesi mümkün değildir. Ben müslümanın diyen bir insanın namazsız bir hayat yaşaması
hiçbir zaman düşünülemez. Namazsız Müslümanlık olmaz.
Namazın korunması namazın hayatta
fonksiyonunun korunması, varlık sebebinin korunması demektir. Yâni namazın top
yekun hayata hakim olmasının korunması demektir. Yâni namazı muhafaza demek,
namazla Allah’tan alınan mesajı muhafaza etmek ve namaz sonrası hayatı onunla
düzenlemek demektir.
İşte bu mü’minler namazla Allah’tan mesaj alan ve bu mesajı
seccadede unutmayan, namaz sonrası hayatlarında da sürdüren, muhafaza eden ve
hayatlarını bu namazla, bu mesajla dengede tutmayı beceren kimselerdirler.
Namazda okudukları sûrelerin mânâlarını, muhtevalarını unutmayıp, muhafaza edip
vermelerinde, almalarında, küsmelerinde, barışmalarında, giyimlerinde,
kuşamlarında, ev-lenmelerinde, boşanmalarında,
okumalarında, yazmalarında, hukuklarında, eğitimlerinde, namuslarında,
iffetlerinde uygulamaya koyan kimselerdir onlar. Yâni namazda aldıkları mesajla
hayatlarını düzen-lemeyi beceren kimselerdir
onlar.
10,11. “İşte onlar, temelli
kalacakları Firdevs cennetine vâris
olanlardır.”
İşte onlar Firdevs cennetlerine vâris olanlardır. Firdevs cennetleri bunlarındır. Firdevs cennetleri cennetlerin en yüce dereceleridir ve
Rasulullah efendimiz istediğiniz zaman Allah’tan Firdevs cennetlerini isteyin buyurur. Evet işte bu mü’minler cennetin en yüksek derecelerine ulaşmış
kimselerdir diyor Rabbimiz. Firdevs cennetlerine
ulaşmak hedefimiz olacak, düşüncemiz olacak. Oraya ulaşmanın yolunu da işte
Rabbimiz sûrenin başındaki bu âyetlerle anlattı.
Evet demek ki namazda huşu duyacağız.
Namazlarımızda ne dediğimizin, ne okuduğumuzun farkına varacağız, namazlarımızı
Allah’ın istediği gibi ikame edeceğiz. Sonra boş şeylerden, dünyamızı da, âhiretimizi de ilgilendirmeyen, bizi cennete götürücü olmayan şeylerden, boş bir hayattan uzaklaşacağız. Malla ilişkilerimizi
Allah’ın istediği şekilde ayarlamanın ve zekatın hesabını güzel yapacağız. Ferçlerimizi,
ırzlarımızı, namuslarımızı koruyacağız; iffetli, hayalı olacağız. Gerek Allah’a, gerekse Allah kullarına verdiğimiz verdiğimiz sözlere, ahidlerimize sâdık davranacağız. Hayatımızda namazın
fonksiyonunu koruyacağız, namazlarımızı muhafaza edeceğiz. Ve işte böylece hem
dünyada, hem de ebedi alemde, ahirette başarıya, felâha, kurtuluşa erenlerden
olacağız ve sonunda inşallah Firdevs cennetlerine
gitme, orada ebedi kalma hakkını elde etmiş olacağız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Buraya yazacağınız yorumların sadece yararlı eleştiri olması durumunda dikkate alınacağını bilmelisiniz. Yasa dışı bilgi, küfür, yanıltıcı, aşağılayıcı söz ve hakaret içeren yorumlar dikkate alınmayacak olup her yönüyle yorum sahibinin sorumluluğundadır.