29 Haziran 2016 Çarşamba

felaha erenler kimlerdir?

MÜ’MİNÛN SÛRESİ


         Mushaf’taki sıralamaya göre kitabımızın 23, nüzûl sıralamasına göre 74, üçüncü miûn grubunun dördüncü sûresi olan Mü’minûn sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. Âyetlerinin sayısı 118 dir.









“Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla”



Hamd yalnız ve yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Allah’ın Rasûlüne ve Onun pak aile halkına ve ashabına olsun. Rabbi-miz bizden kabul buyur. Çünkü sen her şeyi işitensin, her şeyi bilensin.


Adını ilk âyetindeki “mü’minûn” ifadesinden almış Mekke’de nâzil olmuş 118 âyetlik bir sûre ile karşı karşıyayız. İnşallah bu haftadan itibaren bu sûreyi tanımaya başlayacağız.

Sûrenin nüzul zamanı gerek üslubu ve gerekse ihtiva ettiği ko-nular itibariyle Mekke döneminin ortalarında indirildiğini anlıyoruz. Âyetlerin seslenişine kulak verdiğimiz zaman Resûl-i Ekrem efendimizin Mekke müşrikleriyle mücadelesinin ritimlerini duyar gibi oluyoruz. Mekkeli müşriklerin dâveti reddedip, dâvetçiye ve beraberindeki mü’minlere işkencelerini artırmaları sonucunda Resûlullah efendimizin Rabbimizden onların Yusuf’un kıtlık yıllarına benzer bir kıtlıkla sarsmasını istemesi üzerine gönderilen kıtlık senesinde nâzil olmuştur. O yıllarda Müslüman olup, hidâyet şerefiyle şereflenmiş olan Ömer efendimizin şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Bu sûre nâzil olduğu sırada ben peygamber efendimizin yanında idim ve onun durumunu gözlüyordum. Vahyin inzâli bittiği zaman Resûlullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Şimdi bana on âyet geldi ki, onlara uyan kişi kesinlikle cen-nete girecektir.” Sonra da sûrenin başındaki âyetleri okudu. (A. B. Hanbel, Tirmizî)

Sûrede işlenen ana temaya, yâni ana fikrine gelince; Mekke müşriklerini peygamber efendimizin getirdiği hidâyet hediyesini kabule dâvet olan sûreyi genel hatlarıyla 8 bölümde ele alıp incelememiz mümkündür.

Birinci bölümde (âyet 1-11) kurtuluşa eren mü’minlerin özellikleri sayılarak gerçek mü’minler tanıtılmış oluyor. Resûl-i Ekrem efendimizin Allah’tan getirdiği mesajını kabul eden, Allah’a ve elçisine Al-lah ve Resûlünün istediği gibi iman eden mü’minlerin iman kaynaklı bir hayat yaşayarak önceki kötü özelliklerini atıp bu güzel ve yüce özellikleri kazanmış olmaları Allah’ın, mesajının ve peygamberinin hak oluşunun, doğruluğunun en büyük ispatıdır.

İkinci bölümde (âyet 12-22) insanın ve tüm kâinatın yaratılışına dikkat çekiliyor. Tek yaratıcı olan Allah’ın bu yaratıklarını yaratmasındaki esas hikmete dikkat çekiliyor. Tüm bu varlıkların yaratıcısı Al-lah’tır ve bu yaratıklar asla lâf olsun diye, oyun eğlence olsun diye ya-ratılmamıştır. Bu varlıkların var edilişinin sebebi kâinatta sözü dinlenecek, arzuları yerine getirilecek, çektiği yere gidilecek tek olan Allah’a iman ve O’nun elçisinin O’ndan getirdiği tevhid inancını kabul etmeniz içindir. Tüm kâinatta bir tek gerçek var; o da yaratıcı olan Al-lah’ın tek Rab ve İlâh olması ve biz kullarının sadece O’na kul köle olmamız gerçeğidir. İşte bu âlemde var olan tüm varlıklar peygamberin çağırdığı tevhid ve âhiret gerçeğinin açık bir delilidir.

Üçüncü bölümde (âyet 23-54) peygamber efendimizden önce yaşamış Allah’ın kutlu elçilerinin toplumlarıyla ilişkileri, mücadeleleri, toplumları karşısında tavırları, toplumlarının onlara karşı tutumları an-latılır. Böylece önceki elçilerden örnekler verilerek peygamber efendimizin dâvetinin, mesajının hak oluşuna, haklı oluşuna tarihî deliller getirilir. Şu anda Muhammed aleyhisselâmın şu anda söylediklerinin, yaptıklarının aynısını önceki peygamberler de söylemişler, şu anda onun muhatapları olan Mekke müşriklerinin ona karşı takındıkları tavırların aynısını önceki peygamberlerin toplumları da takınmışlardır. Yani bu son peygamber türedi, yeni, ilk defa duyulmuş, ne olduğu açık seçik belli olmayan birisi değildir. Ondan önce de aynı kaynaktan pek çok elçiler gönderilmiş ve toplumları tarafından yalanlanmıştır. Öyleyse ey insanlar, gelin bu tarihi delilden ibret alın da tarih içinde elçilerine karşı gelerek Allah’ın helâk yasasının mahkumu olanlar safında değil de, o elçilere iman ederek, onlar safında yer alarak kurtuluşa erenlerden olun denilmektedir.

Dördüncü bölümde (âyet 55,67) önceki elçilerin hayat hikâyesi anlatıldıktan sonra biz kullarını ilgilendiren temel bir ilkenin gündeme getirildiğini görüyoruz. Şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki; dünya hayatındaki başarı ve mutluluk, Allah katındaki baları ve mutluluğun ölçüsü değildir. Bu dünyada başarıya ulaşmış, mutlu ve müreffeh bir hayat yaşamış kimse yarın âhirette de başarıya ulaşacak, cennete gi-decek, orada huzura kavuşacak değildir. Bu dünyada kendilerine servet verilenler, siyasal ve ekonomik güç ve imkân verilenler, sıhhat ve âfiyet verilenler Allah’ın sevgilileri ve dostları oldukları için bunlar kendilerine verilmiş değildir. Diğer taraftan verilmeyenler de Allah’ın kendilerinden razı olmadıkları kimseler oldukları için mahrum bırakılmış değillerdir. Bunlar bu dünyada imtihan sorularıdır. Her iki taraf da kendilerine verilenlerle imtihana çekilmektedirler. Kimin kazanıp kimin kaybedeceği henüz belli değildir. Kimin dost kimin olmadığı yarın ortaya çıkacaktır. Mekke müşrikleri kendilerine verilen imkân ve fırsatlarla övünerek, karşılarındaki kendi sahip olduklarına sahip olmayan gariban Müslümanlara bakarak; biz hak yoldayız, bizim yolumuz doğrudur, biz Allah’ın sevgili kullarıyız, biz O’nun dostlarıyız, O bizden, bizim hayatımızdan razıdır. Eğer öyle olmasaydı Allah bize, onlara vermediği şu imkânları vermez, onlara verirdi diye övünüyorlardı. İşte Rabbimiz bu bölümde bunun böyle olmadığını, işin iman ve takvaya, teslimiyet ve itaate bağlı olduğu ortaya konur. Âhirette gerçek başarının, gerçek kurtuluşun, mutluluk ve saadetin ölçüsü iman ve takvadır. Kim iman eder ve Allah’a kulluğunun bilincinde bir hayat yaşarsa o kesinlikle kurtuluşa erecektir. Kim de küfür ve şirk içinde bir hayatın sahibi olursa, o da kesinlikle başarıya ulaşamayacaktır.       

Beşinci bölümde (âyet 68-77) Mekke müşriklerini peygamber efendimizi ve onun getirdiği mesajı kabule ikna edici deliller sunulmaktadır. Gerek kevnî âyetlerden, gerekse metlûv âyetlerden sunulan delillerle insanların akılları erdirilme hedeflenir. Kullarına karşı rahmeti sonsuz olan Rabbimiz hep onların kurtuluşundan yanadır.

Altıncı bölümde (Âyet 78-95) önceki bölümlerde olduğu gibi yine kâinattaki delillerin önüne çekilmektedirler. Hem kâinattaki görsel âyetler üzerinde, hem de kendi enfüslerindeki, kendi bedenlerindeki âyetler üzerinde düşünüp ibret almaya dâvet edilmektedirler. Çevrenizdeki Allah âyetlerinden gafil bir hayat yaşıyorsunuz, bari kendi üzerinizdeki Allah âyetlerine bakarak O’nun tek Rab ve İlâh olduğunu, kendinizin de O’nun kulları olarak O’na kul köle olmak zorunda olduğunuzu anlayın denilmektedir.

Yedinci bölümde (âyet 96-97) Resûl-i Ekrem Efendimize bir tavsiye gelmektedir. Kâfirlerin, müşriklerin, zalimlerin ahlâk dışı, İslâm dışı, edep dışı davranışlarına bakarak peygamber efendimizin de onlara misilleme olarak onlar gibi davranmaması emrediliyor. Tavrını insanlara, insanların tutumlarına göre değil Allah’a, Allah’ın rızasına göre belirlemesi emrediliyor. Zulme uğrasa da, haksızlığa maruz bırakılsa da şeytandan bir dürtüye tabi olarak karşısındakilere kötülük yapmaya yönelmemesi, hep aftan yana, hep onların İslâm’a ve kulluğa kazanılmasından yana tavır alması isteniyor.

Sekizinci ve son bölümde de (Âyet 98,118) Allah’ı tek Rab ve İlâh kabul etmeyen, Allah’ı hayatlarına karıştırmak istemeyen, Allah’ın elçisini ve onun getirdiği hayat programını reddederek kendi bildikleri gibi bir hayat yaşayan insanların bu yaptıklarından ötürü âhirette hesaba çekilecekleri, peygambere ve mü’minlere yaptıkları işkencelerin sonucuna katlanmak üzere cehenneme yuvarlanacakları ortaya ko-nularak uyarı sürdürülür. Bu mukaddimeden sonra sûrenin âyetlerini tek tanımaya geçebiliriz inşallah.

1. “Mü'minler saadete ermişlerdir.”

         Muhakkak ki mü’minler felâha ermiştir, mü’minler başarıya ulaşmıştır, mü’minler kurtulmuştur. Yeryüzünde felâha erenler, kurtulanlar, başarıya ulaşanlar yalnızca mü’minlerdir. Dünya ve âhirette kaybetmekten, zarara uğramaktan kurtulanlar, kazananlar sadece mü’minlerdir. Mü’minlerin dışında herkes hem dünyada, hem de uk-bada kaybetmişlerdir, hüsrana mahkum olmuşlardır.

Mü’minler kesinlikle kazandılar. Dünyada zilletten, kaybetmekten, âhirette de cehenneme gitmekten, ateşe yuvarlanmaktan kurtuldular onlar. Korktuklarından emin oldular ve umduklarına ulaştılar onlar. Dünya ve ukba saadetine ulaştılar onlar. Peki neymiş onların özellikleri? Kimmiş o dünya ve ukba kurtuluşuna erip kârlı çıkanlar? Bakın onların birinci özellikleri:
2. “Onlar namazda huşu içindedirler.”

         Onlar namazlarında huşu sahibidirler. Namazlarında huşu içindedirler. Onlar haşyet içinde bir namaz ikame ederler, Allah huzurunda olmanın bilinci içinde bir namaz icra etmektedirler. Onlar namazda Allah’tan mesaj almanın, Allah’a tekmil vermenin bilinci içindedirler. Onlar namazlarında huzurunda bulundukları Rablerinden haşyet içindedirler, Rablerinin azametinden tir tir titremektedirler. Kalpleri Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini anmakla yumuşamış, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini hatırlamaktan zevk alan kimselerdir onlar. Rablerini razı edememenin, Rablerinin hatırının kazanamamanın, Rablerinin istediği kulluğu yapamamanın endişesi ve derdiyle kıvranırlar. Allah’ı gücendirmekten korkarlar, Allah’ı razı edememekten korkarlar.

         Haşyet korku mânâsınadır, ama yılandan, çıyandan, akrepten korkmak ayrıdır, kişinin anasından korkması ayrıdır değil mi? Niye korkar kişi anasından? Acaba kalbini kırdım mı? Diye. İşte o müminler de Rablerinden böylece bir haşyet içindedirler. Rablerinden, Rablerinin rahmetinden ve cennetinden kesinlikle ümitlerini kesmemekle beraber acaba mı ki? diye yine de korku içinde bir hayat yaşayarak her an daha iyiye, daha güzel bir Müslümanlığa çabalarlar.

Onlar namazlarında aldıkları mesajları hayatlarında uygulayamamanın endişesiyle üzülürler. Namazlarında okudukları cehennem âyetlerinin, vaiyd âyetlerinin korkusuyla sapsarı kesilirler. Cennet ve mükâfat âyetleriyle sevinip coşarlar. Rableri tarafından kendilerine sunulan yasal örneklere, peygamberlere benzemeye çalışırlar.

         Namazın bilincindedirler onlar. Namazda okudukları âyetlerin bilincindedirler. Namazın tekbirinin, kıyamının, rükusunun, secdesinin farkındadırlar. Namazda ne dediklerinin, ne yaptıklarının farkındadırlar onlar.

Evet namazda huşulu olabilmek için namazda ne dediğimizin, ne okuduğumuzun farkında olmak zorundayız. Ne dediğini, ne okuduğunu, okuduklarının ne anlama geldiğini bilmeyen kimsenin kıldığı namaz sarhoşun namazı gibidir.

Çünkü Rabbimizin, kitabımızın başka bir âyetinde ne dediğinizi, ne söylediğinizi bilemeyecek kadar aklınız başınızda değilse namaza yaklaşmayın buyurduğunu biliyoruz. Ne dediğimizi bilerek bir namaz kılacağız ve namazda nasıl bir mesaj almışsak öylece bir hayat yaşayacağız. Aksi takdirde namazda bir şeyler okuyorsun ama okuduğun bu âyetlerin ne dediğinden habersiz olursanız böyle namaz olmaz.
Evet o mü’minlerin birinci özellikleri buymuş. İkinci özellikleri de:
3. “Onlar boş şeylerden yüz çevirirler.”

         Yine o mü’minler lağviyyattan, boş işlerden, boş sözlerden, boş bir hayattan yüz çevirirler, uzak dururlar. Lüzumsuz şeyleri terk ederler onlar. Evet tüm hayatlarında, tüm konuşmalarında, tüm bakışlarında, tüm düşüncelerinde, tüm davranışlarında, tüm hareketlerinde boş şeyleri terk ederler. Meselâ bir adım atacaklar, bir söz söyleyecekler, bir bakış yapacaklar, bir karar verecekler, bir eylem gerçekleştirecekler, ama bu lüzumsuzsa hemen onu terk ederler.

Fakat burada önemli bir şey var. O da kişi için lüzumlu ve lüzumsuzu, boş ve doluyu Allah ve Resûlü söyleyecektir. Öyleyse kişi önce Allah ve Resûlünün dediklerini tanımalı ki lüzumluyu ve lüzumsuzu ayırabilsin. Demek ki bu iş Kitap ve sünneti tanımaktan geçmektedir. Demek ki iyi bir Müslüman olmanın yolu kitap ve sünneti tanımaktan geçmektedir. Kitap ve sünnet bilinmeden lüzumlu ve lüzumsuz, boş ve dolu bilinemeyeceğine göre iyi bir Müslüman da olunamayacak demektir.

         Evet bizi ilgilendirmeyen, amelin konusu olmayan ve yarın mîzanımıza konmayacak cinsten olan konsa bile cennete götürücü olmayan sözlerin, amellerin tümünden yüz çevirmek zorundayız.

         Müslüman gerek söz ve gerek amel olarak boş şeylerin peşine takılmayan kimsedir. Çünkü kavil ve fiillerden ibaret olan amellere İslâm’ın damgalarını biliyoruz. Sâlih amel, gayr-i sâlih amel. Sâlih bir imandan kaynaklanan amellere sâlih amel, sâlih ve sahih bir imandan kaynaklanmayan ya da küfürden kaynaklanan amellere de gayr-i sâ-lih ameller denir.

Veya yine Kur’an’ın ifadesiyle ahsen amel, gayr-i ahsen amel tarifini görüyoruz. Veya değişik bir ifadeyle İslâm amellere üç damga vurur. Sahibini cennete götürücü olan ameller, sahibini cehenneme götürücü olan ameller, bir de sahibini cennete de cehenneme de götürücü olmayan ameller. Cehenneme götürücü olanlarını reddedeceğiz, cennete götürücü olanlarına sarılacak ve ne cennete ne de cehenneme götürücü olmayanlarından da sakınacak uzak duracağız. Bakın Resûlullah Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurur:

         “Ebu Hureyre (r.a) Rasûlullah efendimizin şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Kişinin iyi bir müslüman olduğunun alâmetlerinden birisi de onun kendisini ilgilendirmeyen şeyleri tek etmesidir.”
         (Tirmizî, K. Zühd: 4/558)

         Evet kişinin mâlâyaniyi, yani kendisine gerekli olmayan şeyleri terk etmesi iyi bir müslüman olduğunun alâmetidir, delilidir, ispatıdır. Kişi iyi bir müslüman olmak isterse lüzumsuz şeyleri tek edecek. Eyvah! Bu bizim hayatımızın tümünü kapsıyor. Tüm hayatımızı içine a-lan bir konudur bu. Tüm konuşmalarımızı, tüm bakışlarımızı, tüm dü-şüncelerimizi, tüm davranışlarımızı, tüm hareketlerimizi içine alan bir konu. İnsan bir adım atacak bir söz söyleyecek, bir bakış yapacak, bir karar verecek, bir eylem gerçekleştirecek ama bu lüzumsuzsa, kendisi için gereksizse hemen onu tek edecek.

Fakat burada önemli bir şey var. O da kişi için lüzumlu ve lüzumsuzu Allah ve Resûlü söyleyecektir. Öyleyse kişi önce Allah ve Resûlünün dediklerini tanımalı ki lüzumluyu ve lüzumsuzu ayırabilsin ve lüzumsuzu hemen tek edebilsin. Demek ki bu iş kitap ve sünneti tanımaktan geçmektedir. Demek ki iyi bir müslüman olmanın yolu ki-tap ve sünneti tanımaktan geçmektedir. Kitap ve Sünnet bilinmeden lüzumlu ve lüzumsuz bilinemeyeceğine göre iyi bir müslüman da olunamayacak demektir. Müslümanlık güzelleşmeyecek demektir.

         Esasen kişinin Rasûlullah efendimizin hayatın tümünü içine alacak biçimde anlattığı bu hadisi tam olarak anlaması demek dinin özünü kavraması demektir. Dinin fıkhını teşkil eden bu hadisin anlaşılması kişinin dinde fakih olmasını ve Allah’ın istediği biçimde gerçek bir kul olmasını gerçekleştirmesi demektir. Nitekim Allah’ın Resûlü başka bir hadislerinde: “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen konular üzerinde lüzumsuz bir şekilde konuşmaması onun fakihliğindendir” buyurmaktadır. Bu hadisten de anlıyoruz ki müslümanlığın güzelleşmesi için tek edilmesi gereken lüzumsuzluklardan birisi boş sözlerdir. Dinimizi ilgilendirmeyen, kulluğumuzu ilgilendirmeyen ve amelin konusu olmayan, amele dönüştürülmesi müm-kün olmayan tüm sözler boş sözlerdir ve müslümanın tek etmesi gerekmektedir. Çünkü Rabbimiz Saf sûresinde amelin konusu olmayan şeylerin konuşulmasını men etmektedir.
         "Ey mü'minler yapmadığınız şeyin niye sözcülüğünü yapıp duruyorsunuz?"
         (Saf: 2)

         Yani konuştuğunuz şey konusunda niye kendinizi unutuyorsunuz? Bir şeyin sözcülüğünü yapıyorsanız, onu eyleme geçirin! Ya da birilerinin yapmasını emrediyorsanız siz kendiniz de bizzat onu yapın! Anlamına gelir.

         İnsanlara bir şeyler söyler de kendinizi unutur musunuz? Veya kendinizin yapmadığı, yapmayacağı şeyleri niye söylüyorsunuz? Demek ki âyetin iki boyutundan söz ettik.

         1: Yapmanın konusu olmayan şeyleri niye konuşuyorsunuz? demektir bunun manası. Yani amelin konusu olmayan şeyleri, yarın amele dökülemeyecek konuları, sizi ilgilendirmeyecek konuları, sizi amele sevk etmeyecek konuları niye konuşup duruyorsunuz? Meselâ ne gibi? A.B.D yi konuşuyoruz, Çini, Maçin’i, Mançurya’yı konuşuyoruz. İnkaların Amerikan kültürüne etkilerini konuşuyoruz. Sumatra dosyasını konuşuyoruz, Filadelfia’nın kahvelerini konuşuyoruz veya devlet kurmadan devlet yıkmadan konuşuyoruz. Kendi çocuklarımızın eğitim derdini unutup başkalarının çocuklarının eğitim problemini konuşuyoruz. Veya adam henüz evlenmemişken boşanma konularını tartışıyor. Veya oturmuş kadınlar kendilerine farz olmadığı halde ko-calarının Cuma problemlerini halletmeye çalışıyorlar. Veya her gün yatağa girerken okunacak duaları bırakıp Hac ortamında değilken oturduğumuz yerlerde ihramlıyken okunacak duaları, ihramlıya yasak olan konuları konuşuyoruz. Veya işte oturduğumuz her bir mecliste attan, avrattan, fiyattan, murattan, saptan, samandan, marktan, dolardan söz ediyoruz. E niye konuşuyoruz bütün bunları? Yani bizden amel istemiyor ki bütün bu konular! Lüks şeyler bunlar! Yarın amele dökülemeyecek fantezik konuları niye konuşuyorsunuz? diyor Allah.

         2: Bir ikinci manası da: Yani sizler hep söz müslümanı mı olacaksınız? Hep söz planında mı müslüman olacaksınız? Amel planında müslüman olmayacak mısınız? Hep sözlümü olacaksınız? Hep böyle sözlümü kalacaksınız? Nişanlanıp evlenmeyi hiç düşünmüyor musunuz? Namazını kılmayacağınız yere niye abdest alıyorsunuz? Abdest bir daha abdest bir daha abdest! Yeter ya bir de namaz kılmayı öğrensenize! Halbuki konuşma yerine iş yapmayı sever Allah.

         Evet bizi ilgilendirmeyen, amelin konusu olmayan ve yarın mi-zana konmayacak cinsten olan konsa bile cennete götürücü olmayan sözlerin tümünden yüz çevirmek zorundayız. Kur’an-ı kerimde bizi bundan men eden pek çok âyet vardır:

         Kaf sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur:
         “Sağında ve solunda, onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zapt ederler.”
         (Kaf: 18)
         “Onlar yalan yere şehâdet etmezler; faydasız bir şeye rastladıkları zaman yüz çevirip vakarla geçerler.”
         (Furkân: 72)
         “Onlar, boş söz işittikleri vakit ondan yüz çevirirler. "Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selam olsun cahillerle ilgilenmeyiz" derler.”
         (Kasas: 55)

         Allah’ın Resûlü Buhâri ve Müslim’in Ebu Musa (R.A) dan birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde: “Gerçek müslüman müslü-manların elinden ve dilinden sâlim kaldıkları kimsedir”  buyurmaktadır. Demek ki bizim elimizden ve dilimizden sadır olan şeyler insanları darusselâm’a, selamet yurdu olan cennete kazandırıcı olacaktır. İnsanları cennete götürücü iş yapacağız, söz söyleyeceğiz. Ama sadece dilimizin başkalarını sâlim kılmasını düşünmeyeceğiz. Bunu becermekle beraber, yani elimizden ve dilimizden sadır olanlarla insanların darusselâm saâdetlerini temim etmeye, insanları selamet yurduna kazandırmaya çalışmakla beraber aynı zamanda dilimizin kendimizi de sâlim kılmasını isteyeceğiz. Yani dilimizden çı-kanların kendimizi de cennete götürücü olmasına dikkat edeceğiz. Çünkü Bakın Allah’ın Resûlü Müslim’in rivâyet ettiği bir hadislerinde:

         “İnsan manasını hiç düşünmeyerek (Hiç ehemmiyet vermeyerek, önemsemeyerek) bir söz söyleyiverir de o yüz-den Cehennemin şark ile garp arasındaki bir mesafesinden daha uzak bir yerine yuvarlanıverir”  
         (Buhâri: K. İman 1/10)
        
         Yine Tirmizî’nin Süneninde Kitabuz Zühd bölümünde Ebu Ab-durrahman Bilal Bin Haris El Müzeni (R.A) den rivâyet edildiğine göre Allah’ın Resûlü şöyle buyurmuştur:

         “Muhakkak ki insan sonucunun nereye varacağını düşünmeden bazen Allah’ın rızasına uygun bir söz söyler. Allah o söz sebebiyle kişiye kendisiyle karşılaşacağı güne kadar hoşnutluğunu yazıverir. Bazen da yine sonucunu iyice hesaplamadan Allah’ın gazabına sebep olacak bir söz söyler de Allah o sözü sebebiyle o kişi kendisiyle karşılaşacağı güne kadar gazabını yazıverir”
         Buyurur. (Tirmizî, İ. Arabi Şerhi: K. Zühd 9/197)

         Evet manasını ve nereye varacağını hiç düşünmeden her hal-de bundan Allah gücenmez diyerek söyleyeceğimiz bir tek söz bizi cehennemin en uzak bir mesafesine atıverecektir. Çünkü bilelim ki Rabbimizin rızası bizim planımıza bağlı değildir. O neleri söylememizi nasıl söylememizi nasıl yapmamızı istemişse rızası oradadır. Dinde kendi mantığını temel kabul edip Allah’ın da ondan razı olacağına inanan kişi Allah’a akıl verme küstahlığına düşen kişidir. Öyleyse kendimiz de kendi dilimizden kendi konuştuklarımızdan sâlim olmalıyız.

         Allah’ın Resûlü başka bir hadislerinde bu hususu anlatırken yine bakın şöyle buyurur: “Kim ki dilini ve tenasül uzvunu şerlerden korumayı bana garanti ederse ben de ona cenneti garanti ederim.”               
       (Riyazus -Sâlihîn: 1548 nolu hadis)

         Öyleyse iki yoldan, iki kanaldan cennete yahut cehenneme gidişle karşı karşıyayız. İki çenenin arası ve iki bacağın arası. Bunlardan iki çenenin arası özellikle pek çok hadislerde anlatılmaktadır ki buna çok dikkat etmek zorundayız. Yine İmam Nevevî’nin kitabına al-dığı hadislerinden birinde Allah’ın Resûlü şöyle buyuracak: “Allah’a ve âhiret gününe inanan kişi ya hayır söylesin yahut da sussun”  

         Allah’ın Resûlünün bu hadisi elbette susmayı değil konuşmayı amirdir. Ama konuşacağımız hayır olduğu sürece konuşmak, konuşacağımız kitap ve sünnete uygun olduğu sürece konuşmak, konu-şacağımız hem kendimizi hem de başkalarını cehennemden sâlim kılıcı ve daruseselâm’a yani cennete götürücü olduğu sürece konuşmak değilse hayrın bittiği yerde de susmak zorundayız.

         Evet müslüman gerek söz ve gerek amel olarak boş şeylerin peşine takılmayan kimsedir. Çünkü kavil fiillerden ibaret olan amellere İslâm’ın damgalarını biliyoruz. Salih amel gayri salih amel. Salih bir imandan kaynaklanan amellere salih amel, salih ve sahih bir imandan kaynaklanmayan ya da küfürden kaynaklanan amellere de gayri salih ameller denir. Veya yine Kur’an’ın ifadesiyle ahsen amel, gayri ahsen amel tarifini görüyoruz. Veya değişik bir ifadeyle İslâm amellere üç damga vurur. Sahibini cennete götürücü olan ameller, sahibini cehenneme götürücü olan ameller bir de sahibini cennete de cehenneme de götürücü olmayan ameller. Cehenneme götürücü olanlarını reddedeceğiz, cennete götürücü olanlarına sarılacak ve ne cennete ne de cehenneme götürücü olmayanlarından da sakınacak uzak duracağız.

         Evet İslâm’ın lüzumsuz dediği, boş dediği amelleri tek eden mü’minler ihsan derecesine ulaşan kimselerdir. İhsan Allah’ı görüyor muşçasına O’na kulluk yapmaktır. İhsan her an Allah huzurunda olduğu şuuru içinde davranmaktır. Hani arabasıyla seyir halinde olan birisine arkanda trafikler var dendiği zaman davranışları bir anda farklılaşır değil mi? Veya dükkanında ticaretle meşgul olan birisine maliyeciler burada denildiği zaman adam biraz daha dikkatli davranır değil mi? İşte şu anda Allah huzurundasın anlayışına ulaştığı zaman, her an ve her makamda Allah’ın kendilerini gördüğü şuurunu kazanan kişi de yaptıklarını konuştuklarını Allah’a lâyık yapmaya çalışacak ve Allah’ın hoşnut olmayacağı boş şeylerden yüz çevirmesini becere-bilecektir.

         Allah’ı tanıyan, tanıdığı Allah’ı yanında bilen, yanında bildiği Allah’ın o anda kendisinden nasıl bir kulluk istediğini, nasıl bir tavır sergilemesini istediğini, neleri konuşup neleri konuşmamasını, neleri yapıp neleri terk etmesini istediğini bilen bir müslüman ihsan makamındadır ve her an kendisini kontrol etmesini bilebilecek demektir. Ama Allah’ı tanımayan, esmasıyla sıfatlarıyla Allah’ı tanımayan, Allah’ın kendisinden neler istediğini bilmeyen, Allah’ın nelerden razı ol-duğunu, nelere gazaplandığını bilmeyen, Allah’ın istediklerini yapma-dığı zaman sonunda başına nelerin geleceğini bilmeyen, yani cenneti ve cehennemi tanımayan bir adam kendisini kontrol etmesini de boş şeylerden uzaklaşmasını da bilemez beceremez.

         Allah’ın Resûlünün başka bir hadisinden öğreniyoruz ki akıllı insan nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için hazırlık yapan kimsedir. Ne dünyasını ne de âhiretini ilgilendirmeyen konularla uğraşan, boş şeylerin peşine takılarak zamanını ve imkânlarını boşa harcayan insan akıllı insan değildir. Çünkü zaman çok kısa, yolculuk çok uzun ve ilerde başımıza gelecek şeyler pek çetindir. Onun için akıllı bir müslümanın lüzumsuz şeylerle geçirecek vakti yoktur.

         Cinler, şeytanlar ve iki ayaklı insan şeytanları insanları Allah’a kulluktan, Allah’ın istediklerini yapmaktan alıkoyup boş ve lüzumsuz şeylerin peşine takılmamızı isterler. Kur’an’ın pek çok yerinde görüyoruz ki şeytan insanları Allah adına yeminler ederek, aldatarak onları salih amellerden uzaklaştırmaya çalışır. Yığınlarla boş ve lüzumsuz amelleri insanların gözünde süsleyerek Allah’ın rızasının onlarda ol-duğu vehmettirerek bu tür boş şeylerin peşine çeker insanı. Eğer bu-nu beceremezse, insanı salih amellerden boş işlere yönlendiremezse o zaman insanın yaptığı amellere şirk, riya ve kibir gibi pislikler bulaştırmaya çalışır. Böylece insanın amellerini boşa çıkarmak ister. İnsanların gözünde haramları bile güzel göstererek onların işini bitirmek is-ter. Meselâ şu anda mayın tarlasında geziyormuş gibi haramların içi-ne dalanlar, Allah’ın kulları için yaratıp takdim buyurduğu helâl alanlar dururken şüpheli şeylerin etrafında dolaşanlar veya nâfilelerin peşinde koşarken farzları tek edenler şeytanın ağına yakalanmış insan-lardır.

         Müslümanların gündemlerini lüzumsuz ve şahsi konularla dol-durmaya çalışanlar, yersiz ve zamansız tartışmalarla müslümanların enerjilerini boş yere harcamayı hedefleyenler, Allah’ın kitabı dururken başkalarını kitaplarını, Allah’ın elçisinin sünneti dururken başkalarının sünnetlerini ve örnekliliklerini gündeme getirenler, Allah’ın âyetleri, Allah’ın hükümleri yerlerde sürünürken çok basit ve fer’i meseleleri gündeme getirerek asli görevlerini unutanlar, Allah kullarına onların Rabbi ve elçilerinin bile yüklemediği görevler yükleyerek müslüman-ların ezilmelerini sağlayanlar şeytanların oyuncağı olmuş kimselerdir. Bana göre bu böyle olmalı, bana göre bu şöyle olmamalı diyerek Allah’ın kitabını ve peygamberinin sünnetini bile diskalifiye edercesine kendi indi görüşlerini öne sürerek mü’minlerin saf ve temiz itikatlarını idlal edenler ve böylece ümmetin enerjilerini boş yere harcayanlar şeytana kölelik eden onun işini kolaylaştıran kimselerdir.

         Bakın bir gün Hz. Muaz Bin Cebel (R.A) Hz. Allah’ın Resûlüne sorar: Ey Allah’ın Resûlü bu konuşmalarımızın tümünden sorulacak mıyız? Onun bu sorusuna karşı Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Ey anası kaybedesice! İnsanlar cehennemdeki çukurlarına an-cak dilleriyle kazandıkları yüzünden atılmayacaklar mı?”

         Tirmizî’nin Ümmü Habibe annemizden rivâyet ettiği bir hadislerinde de yine Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: İnsanın tüm ağzından çıkanlar kendi aleyhinedir. Ancak emr-i bil’ma’ruf ve nehy-i anil’münker yapması ile Allah’ı zikretmesi müstesnadır”  buyurur.

         Ebu Hureyre efendimizden rivâyet edilen bir hadiste Allah’ın Resûlü bir gün ashabı ile birlikte otururken Rasûlullah efendimiz: Biraz sonra cennet ehlinden bir adam gelecek”  buyurdu. Ve az sonrada Abdullah İbni Selam çıkageldi. Az evvelki müjdeyi duyan sahâbe-i kiram ona en güvendiği amelini sormaya başladılar. O da: Banim amellerim zayıftır. Ama kendisiyle umutlandığım en güvenilir amelim şudur dedi. Kalbimi mü’minlere karşı selamette tutmam ve beni ilgilendirmeyen konuları kesinlikle terk etmemdir dedi.

         Hasan Basrî Hz. der ki: “Allah’ın bir kuldan uzaklaşmasının alâmeti o kulun kendisini ilgilendirmeyen boş ve gereksiz şeylerle meşgul olmasıdır”

         Müslim Ebu Hureyre (R.A) den şu hadisi rivâyet eder: “Sizden birinizin İslâm’ı güzel olursa işlediğiniz her hasene için on mislinden yedi yüz misline kadar ecir yazılır. İşlediğiniz her kötülük için de Allah’a kavuşuncaya kadar bir misli yazılır”

         Ahmed Bin Hanbel’in Müsnedinde Hz. Enes (R.A) den Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Kişinin kalbi istikâmet üzere olmadıkça imanı istikâmet üzere olmadığı gibi dili istikâmet üzere olmadıkça da kalbi istikâmet üzere olmaz.” buyurulur.

         Müddessir sûresinde boş şeylere dalanların akıbetini anlatırken Rabbimiz şöyle buyurur:
          " Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?  diye sorarlar.  Onlar derler ki:  Namaz kılanlardan değildik..  Düşkün kimseyi doyurmuyorduk.  Batıla dalanlarla biz de dalardık.. Ceza gününü yalanlardık. Ölüm bize o haldeyken geldi. "
         (Müddessir 42,47)

         Cennette Rablerinin devlet ve nimetlerine kavuşmuş olan mü’minler kendi aralarında cehennemlikleri, mücrimleri sorup soruştururlar. Onlar bu konunun sözünü açınca cehennem ve cehennemlikler de gözlerinin önüne kadar getirilmiştir. Mü’minler orada dünyada tanıdıkları bildikleri simaları görürler. Dünyada mü’min zannettikleri müslüman bildikleri kimi insanları orada ateşin içinde görünce şaşkınlıklarını dile getirerek şöyle diyorlar: Ne oluyor? Hayrola? Ne işiniz var sizin orada? Yoksa bir yanlışlık filan mı oldu? Siz mü’minler değil miy-diniz dünyada? Hangi rüzgar attı sizi bu ateşin içine? Sizi bu cehenneme sürükleyen bu ateşe iten sebep nedir? diyecekler ve sorup soruşturacaklar.

         Onlar cehenneme gidiş sebeplerini sayarken biz namaz kılanlardan değildik, miskinleri doyuranlardan değildik dedikten sonra biz batıla, batıl tutkulara, boş şeylere, lüzumsuz şeylere dalanlarla birlikte dalıp gidiyorduk ki ansızın ölüm gelip bizi yakalayıverdi diyorlar.

         Evet boş şeylere dalıp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen dünyamızı da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeylere daldıkça dalıyorduk. Yarın Mîzana konulunca insanı cennete götürücü olmayan her şey boştur. Mîzana konunca isterse insanı cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her şey boştur.

         Adam özel krem rengi takke ördürüyor, rengini desenini, modelini beğenmiyor bozdurup bir daha ördürüyor boş şey bunlar. Veya arabasının renginde elbise giymeye çalışıyor. Veya tesbih illa da Oltu olacak diye onun peşine takılıyor. Boş işler bunlar. Yarın Mîzana konunca kişiyi cennete götürücü olmayan her şey boştur.

         Meselâ adamın kâlemine gösterdiği titizliği bir düşünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamın yemeğin tuzuna biberine modeline gösterdiği titizliği bir düşünün. Saatlerce akvaryum karşısında veya televizyon ekranı karşısında öldürdüğü zamanları bir düşünün. Arabalarının üzerinde gördükleri ufacık bir çizik karşısında aman eyvah ne oldu? Nasıl oldu? diye abananları ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düşünün. Halbuki adamların kendi inanç dünyalarındaki veya çocuklarının itikat dünyalarındaki çatlaklıklara neredeyse araba girecek ama onu gördükleri yok adamların. Hepsi boş şeydir bunların.

         Bir ömür boyu yaptıklarımızı bir düşünelim.  Ne kadarı dolu, ne kadarı boş bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beş yıl harcıyo-ruz, dönüp bir bakıyoruz ki bomboş. Yani mübalağa yapmıyorum ina-nın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler. Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Acaba bu yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler, yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böy-leyse tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun.

         Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldırım çiğ-neyerek mi? Ekran başında akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için Boya için mi? Para pul peşin-de mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râcî olmayarak, amele müstenit olmayarak gayri dini ilimlerde tefegguh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh!! Bize!!!

         Evet bakın öyle diyor cehennemdekiler. Bizler boş şeylere, bi-zim dinimizi de dünyamızı da ilgilendirmeyen, olsa da olur olmasa da olur şeylerin peşine takılıyorduk. Ya da bizden istenmeyen şeylerin peşine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen şeylerin peşine takılıyorduk. Elbisenin yeni, tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeğin modeli, tadı, tuzu servis biçiminden tutun da çayın deminden, kahvenin rengine varıncaya kadar, peynirin küflüsünden soğanın cücüğüne kadar her şeyi dert ediniyorduk da ama kitabı dert ediniyorduk, Sünneti dert edinmiyorduk diyenlerden birisi de biz olmak iste-miyorsak yarın yaptıklarımıza dikkat etmek zorundayız. Yarın mîza-nımıza konduğu zaman bizi perişan edecek boş şeylerin peşinde değil de bizi kesin cennete götürecek Allah ve Resûlünün istediği şeylerin peşinde olalım.

         Bakın Rabbimiz İsrâ sûresinde kendilerini ilgilendirmeyen boş ve lüzumsuz şeylerin peşine takılan insanların yarın büyük pişmanlık içine düşeceklerini şöyle anlatır:
         “Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.”
         (İsrâ 36)

         Allah’ın bize lütfettiği vaktin kıymetini bilmek ve onu boş şeylere harcamamak zorundayız. Aklı başında bir müslümanın kesinlikle lüzumsuz şeylere harcayacak vakti yoktur. Bakın Allah’ın Resûlü İbni Abbas’ın (R.A) rivâyet ettikleri bir hadislerinde bu hususu şöyle anlatır:

         “İki nimet vardır ki insanların pek çoğu onların kadrini kıymetini bilme noktasında aldanıyorlar. Bunlardan birisi sağlık, ötekisi de boş vakittir.”
         (Buhâri, Rikak: 1) (R. Salihin 99 nolu hadis)

         Sağlığın kıymetini bilip onu satacak değiliz veya boş zamanın kıymetini bilip onu kiraya verecek değiliz elbette. Bundan anladığımız şudur: Zamanı ilk etapta Allah’ın bize farz kıldığı emirlere sarılarak doldurmaya cehd ü gayret ederken arta kalan zamanda da nâfilelerle Allah’a yaklaşma zemini aramak zorundayız. Yani şunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız ki boş vakitten ve sıhhatten kasıt mecburen yapmak zorunda olduğumuz farzlardan arta kalan hayat bölümüdür. Farzlardan artan zaman dilimidir. Yoksa bunun manası Allah bize bomboş bir zaman vermiştir de bizler onu dolduracağız değildir. Bir de şunu söyleyelim ki bizler boş vakti İslâm’ın ölçülerine göre doldurmak zorundayız. İslâm’ın zaman içinde belirlediği kulluk programı na-zar-ı itibara alınmazsa insanın bütün zamanı zaten boş demektir. Yani işte görüyoruz şu anda insanların Allah’a danışarak değil de kendi kendilerine ayarladıkları şu hayat programında insanların bir dakika bile boş zamanları yoktur. Sabahtan akşama kadar dükkana tezgaha satılmak, kahvede oturmak, sinemada bulunmak, televizyon seyretmek, maç izlemek, yemeğe, çaya, kahveye zaman ayırmak zaten in-sanların hayatında yetecek bir zaman bırakmıyor bile.

         Neyzenin başı dönmüş bir ara. Bir mahallenin başında ayakta zor duracak biçimde sallanarak kapılar önünden geçerken dikkatlice süzmeye çalışırken oradan geçenlerden birisi sorar: Hayrola Neyzen ne bu halin? Neyi takip ediyorsun öyle dikkatli dikkatli? der. Neyzen der ki Valla gözümün önünden kapılar gelip geçiyor birer birer de işte bizim kapının geçmesini bekliyorum. Eğer bir yakalarsam bizim kapıdan içeri dalacağım der. Millet hep sarhoş yani herkes bunu bekliyor. Bir boş vakit gelsin de işte şunu şunu yapacağım diyor. Veya işte her işi bitireyim, şu evi bir tamamlayayım, şu dükkanı bir düze çıkarayım şu emekliliği bir bitireyim de ondan sonra yapacağım diyor. Mümkün değil sittîn sene de beklese bu insanlar boş vakit gelmeyecek. Aslında bizim hayatımızı dolduranlar doldurmuşlarda onların gaflet edip dolduramadıkları boş bıraktıkları bölümlerini de biz doldurmaya çalışıyoruz. Öyle değil de müslüman zamanını Allah’ın farzlarıyla dolduran ve onlardan arta kalan zamanı da nâfilelerle Allah’a yaklaşma vesilesi bilen kişidir. Hani Çinlinin birine demişler yakında öyle vasıtalar yapılacaktır ki işte filan şehre bir dakikada ulaşma imkânımız olacak. Çinli der ki iyi iyi anladık, mesafeleri bu kadar kısaltacağız da acaba geriye kalan zamanı neyle dolduracağız? Veya nerede kullanacağız? der. Öyle ya insanlar boş zaman çıkarabilmek için yeni yeni şeyler icad ediyorlar da acaba arta kalan zamanı neyle dolduruyorlar? Eğer Allah’a kulluğa değil de daha çok okey oynama zamanı, daha çok televizyon seyretme zamanı bulacaklarsa bu zamanı ne yapacaklar, orasını bilmiyorum.
        
         Bunun için de az evvel de ifade ettiğim gibi basiretlerle birlikte olmak zorundayız. Allah’ın bize gönderdiği vahiyle birlikte olmak zorundayız başka çaremiz de yoktur. Çünkü neyin boş neyin dolu olduğunu ancak vahiyden öğrenebileceğiz ve vahyin tarif buyurduğu biçimde zamanımızı değerlendireceğiz inşallah.
4. “Onlar zekât verirler.”

         Yine o kurtuluşa eren, dünyada da âhirette de başarıya ulaşan mü’minler zekâtı verirler. Zekâtla iç içedir onlar. Zekâtı asla unutmazlar. Namazda huşu sahibidirler onlar, namazda ne dediklerinin, ne okuduklarının, Allah’a ne tür sözler verdiklerinin, Allah’tan ne tür mesajlar aldıklarının farkındadırlar ve namazla aldıkları mesajı kardeşleriyle paylaşmanın kavgasını vermektedirler. Namazla bedenlerinde Allah’ı söz sahibi kabul ettikleri gibi, zekâtla da Allah’ın mallarına karıştığını ortaya koyarlar. Allah’ın kendilerine verdiği mallarından Allah kullarına da verirler.

  
56. “Onlar, eşleri ve câriyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler.”

         Yine o mü’minler hanımları ve câriyeleri müstesna ferçlerini, avret yerlerini herkesten korurlar. Irz ve namuslarını muhafaza ederler. Allah’ın kendilerine tanıdığı nikâh dışı ilişkilere girmezler. O mü’-minler ırz ve namuslarını korumalarının felâha erme sebebi olduğunu bilirler. Felâha erebilmek için mutlaka Allah’ın istediği biçimde ırz ve namusun korunması gerekmektedir. Allah’ın yasakladığı nikâh dışı ilişkiden, zinadan, fuhuştan uzak durmak gerekmektedir. Bu korunmanın ölçüsünü de Allah ve Resûlü belirleyecektir.

Yâni bir Müslüman erkek ve kadın ırzını kime karşı koruyacak, kime karşı korumayacak bunu kendi kendine belirlemeye kalkışmayacaktır. Bu konuda da söz sahibi Allah ve Resûlü olmalıdır. Erkekler hanımları ve câriyelerine karşı, kadınlar da kocalarına karşı ırzlarını korumak zorunda değillerdir. Kadınlar kocalarının kocalar da kadınları ve câriyelerinin namuslarını kullanabilir, onlardan istifade edebilir.
         Onlar bu konuda asla kınanmazlar. Yâni meşru dairede, Allah’ın izin verdiği sınırlar içinde dört tane karısı olan ve de câriyeleri olan bir Müslüman onların namuslarından istifade konusunda asla kınanmaz. İstediği kadar Allah kınanmaz desin şimdi insanlar kınayıp geçiyorlar. Birden çok evlenen Müslümanlar bu toplum tarafından kınanıyor, yadırganıyor, dışlanıyor. Sanki insanlar Allah’la yarışırcasına, sanki bu işi Allah’tan daha iyi bilircesine böyle Müslümanları kınamadan yana bir tavır alıyorlar.

7. “Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir.”

         Kim bu konuda sınırı aşarsa, bunlar sınırı taşmıştır, haddi tecavüz etmiştir. Kim ki zevceleri varken, câriyeleri varken, Allah’ın kendisine helal kıldığı, namuslarını kullanma hakkı verdiği bu yasal hakkının ötesine uzanırsa, hanımlarının ve câriyelerinin ötesine taşarak başkalarının namuslarına uzanmaya kalkışırsa, nikâh dışı ilişkilere girerse işte onlar sınırı çiğnemiş, haddi tecavüz etmiş kimselerdir ki ne bu dünyada ne de öbür tarafta böylelerinin kurtulması, başarıya ulaşması mümkün olmayacaktır.
8. “Onlar emânetlerini ve sözlerini yerine getirirler.”

         O mü’minler emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. Emânetlere ve verdikleri sözlerine, randevularına sâdık davranırlar. Allah’ın emânetlerine, Allah’a ve insanlara verdikleri sözlerine riâyet ederler. Emânet olarak gerek Allah emânetini, gerekse kulların emânetini emânet bilirler. Emâneti, emânetin sahibinin istediği gibi kullanırlar. Emânetle ilişkilerini, emânetin sahibinin istediği şekilde ayarlarlar. Allah emânet olarak kendilerine ne vermişse. Din mi verdi? Kitap mı verdi? Peygamber mi verdi? Akıl mı verdi? Sıhhat mı verdi? Zaman mı verdi? Mal, mülk, fırsat, imkân mı verdi? Ev, araba, arsa mı verdi? Evlât mı verdi? Hanım mı verdi? Veya din mi gönderdi? Kitap, peygamber mi gönderdi? İrade mi verdi emânet olarak? Namaz mı? Oruç mu? Abdest mi? Namus mu? İffet mi? Hac mı? Arafa mı? Bayram mı? Cuma mı? Bunların tümünü emânetin sahibinin razı olduğu yerlerde kullanarak emânetlerini yerine getirirler onlar. Yâni dinin tamamına riâyet ederler, Allah’ın kendilerinden istediği bir hayatı yaşarlar onlar.

         Bir de onlar kullar arasındaki emânete de riâyet ederler. İnsanların kendi aralarında birbirlerine emânet ettiği, emânet verdiği şeylere de riâyet ederler. Bir mü’min kardeşinin, ya da  bir kâfirinin emânetine de riâyetkar davranırlar. Yâni bir kâfir kendilerine bir şeyler emânet etmişse asla ona hıyanet etmezler. Kullara, insanlara verdikleri sözlerine de riâyet ederler onlar. Randevularına riâyetkar davranırlar, nezih davranırlar. Emânet sahiplerine karşı sahtekârlık yapmazlar. Hattâ savaş halinde oldukları insanlara bile namuslu davranırlar. Sözlerine, anlaşmalarına sâdık davranırlar. İşte gerek bu dünyada, gerekse âhirette felâha ermenin şartı bunlardır, felâha erenler bunlardır.

         Tabii evvela Rabbimize ezelde verdiğimiz ahitlerimize riâyet etmek zorundayız. Allah ahdine riâyet etmeyenlerin insanların ahitlerine riâyet etmeleri mümkün değildir. Evet önce Allah ahitlerine riâyet ederler, ona sâdık kalırlar, sonra da insanlara verdikleri ahitlerine, taahhütlerine sâdık davranırlar onlar. Ahitleri, sözleri İslâm’a zıtsa hemen vazgeçerler, değilse ne pahasına olursa olsun verdikleri sözlerinden dönmezler.
9. “Namazlarına riâyet ederler.”

          Namazlarını muhafaza ederler. Namazlarını korurlar. Namazlarını kaybetmemek için tüm gayretlerini teksif ederler. Namazlarının üzerine titrerler. Çünkü namaz gitti mi tüm hayat gitmiş demektir. Bir Müslüman için namazsız bir hayatın düşünülmesi mümkün değildir. Ben müslümanın diyen bir insanın namazsız bir hayat yaşaması hiçbir zaman düşünülemez. Namazsız Müslümanlık olmaz.

         Namazın korunması namazın hayatta fonksiyonunun korunması, varlık sebebinin korunması demektir. Yâni namazın top yekun hayata hakim olmasının korunması demektir. Yâni namazı muhafaza demek, namazla Allah’tan alınan mesajı muhafaza etmek ve namaz sonrası hayatı onunla düzenlemek demektir.

İşte bu mü’minler namazla Allah’tan mesaj alan ve bu mesajı seccadede unutmayan, namaz sonrası hayatlarında da sürdüren, muhafaza eden ve hayatlarını bu namazla, bu mesajla dengede tutmayı beceren kimselerdirler. Namazda okudukları sûrelerin mânâlarını, muhtevalarını unutmayıp, muhafaza edip vermelerinde, almalarında, küsmelerinde, barışmalarında, giyimlerinde, kuşamlarında, ev-lenmelerinde, boşanmalarında, okumalarında, yazmalarında, hukuklarında, eğitimlerinde, namuslarında, iffetlerinde uygulamaya koyan kimselerdir onlar. Yâni namazda aldıkları mesajla hayatlarını düzen-lemeyi beceren kimselerdir onlar.
10,11. “İşte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetine vâris olanlardır.”

         İşte onlar Firdevs cennetlerine vâris olanlardır. Firdevs cennetleri bunlarındır. Firdevs cennetleri cennetlerin en yüce dereceleridir ve Rasulullah efendimiz istediğiniz zaman Allah’tan Firdevs cennetlerini isteyin buyurur. Evet işte bu mü’minler cennetin en yüksek derecelerine ulaşmış kimselerdir diyor Rabbimiz. Firdevs cennetlerine ulaşmak hedefimiz olacak, düşüncemiz olacak. Oraya ulaşmanın yolunu da işte Rabbimiz sûrenin başındaki bu âyetlerle anlattı.

         Evet demek ki namazda huşu duyacağız. Namazlarımızda ne dediğimizin, ne okuduğumuzun farkına varacağız, namazlarımızı Allah’ın istediği gibi ikame edeceğiz. Sonra boş şeylerden, dünyamızı da, âhiretimizi de ilgilendirmeyen, bizi cennete götürücü olmayan şeylerden, boş bir hayattan uzaklaşacağız. Malla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekilde ayarlamanın ve zekatın hesabını güzel yapacağız. Ferçlerimizi, ırzlarımızı, namuslarımızı koruyacağız; iffetli, hayalı olacağız. Gerek Allah’a, gerekse Allah kullarına verdiğimiz verdiğimiz sözlere, ahidlerimize sâdık davranacağız. Hayatımızda namazın fonksiyonunu koruyacağız, namazlarımızı muhafaza edeceğiz. Ve işte böylece hem dünyada, hem de ebedi alemde, ahirette başarıya, felâha, kurtuluşa erenlerden olacağız ve sonunda inşallah Firdevs cennetlerine gitme, orada ebedi kalma hakkını elde etmiş olacağız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Buraya yazacağınız yorumların sadece yararlı eleştiri olması durumunda dikkate alınacağını bilmelisiniz. Yasa dışı bilgi, küfür, yanıltıcı, aşağılayıcı söz ve hakaret içeren yorumlar dikkate alınmayacak olup her yönüyle yorum sahibinin sorumluluğundadır.