Din bir ihtiyaçtır. Dinsiz bir fert,
dinsiz bir toplumun insanca yaşaması, asla mümkün değildir.
Allah Teâlâ insanı yaratmış, onu
mükellef (yükümlü) kılmış ve öncelikle Yaratan’ını tanımasını, O’nun varlığına
ve birliğine iman etmesini istemiştir. İlahi dinler bu tevhid akidesine istinat
eder (Allah’ın biriliği inancına dayanır). İnsanın yaratılış sebebi de, Allah
Teâlâ’yı tanıyıp O’na kulluk etmek, ibadet etmektir. Bu hususta Allah Teâlâ:
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."
(Zariyat/56) buyurmaktadır.
Bu tevhid inancına sahip olmayan
fert ve toplumlar, behimi (hayvanlar derecesinde düşük) bir hayata
mahkumdurlar. Sadece nefislerini, çıkarlarını düşünür; toplumun, insanlığın
yararına samimi hizmetlerde bulunmazlar, bulunamazlar. Yaptıkları göstermelik
hizmetlerin arka planında yine kendi çıkarları, nefsanî arzu ve isteklerinin
tatmini yatmaktadır.
Hz. Adem aleyhisselamdan, ahir zaman
nebisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme kadar bütün peygamberlerin
tebliğ ettiği hak dinlerin gayesi;
kişinin, aklını, kalbini ve amellerini ıslah ederek, hem dünya, hem de ukba (ahiret)
saadetini sağlamaktır. Çünkü ferdin huzur ve saadeti toplumun huzur ve
saadeti demektir. Tek tek kişilerin ıslah olması, toplumun ıslah olması
demektir. Kişilerin düşünce, fikir ve iman merkezi olan akıl ve kalpleri ıslah
olmadan diğer azalarından sadır olacak amellerin salih olması düşünülemez. İyi işlerin
çıkması beklenemez. Onun için kişilerin, öncelikle düşüncelerini ve
düşüncelerin merkezi olan akıl ve kalblerini İslamlaştırmaları gerekmektedir.
Bu sebepten dolayı bütün hak dinler,
insanın aklına ve kalbine hitap etmiş ve öncelikle bu merkezlerin ıslahına önem
vermiştir. Allah Teâlâ Asr suresinde şöyle buyurmaktadır: “Asra yemin ederim ki
insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edip, salih ameller işleyenler,
birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır (yani ziyanda, hüsranda
değillerdir.)”
Kalb, makarr-ı imandır, imanın,
inancın yerleştiği mekandır. Kalbin ıslahı, temizliği, safiyeti ancak ve ancak
hakiki bir imanla mümkündür. İmansız bir kalb, katıdır, merhametsizdir,
kirlidir. İman etmeden yapılan hiçbir hayır, hiçbir ibadet asla makbul
değildir. Yukarıda zikri geçen sure-i celilenin meali şeriflerinden de
anlaşılacağı üzere hakiki insanlık, hakiki bir iman, salih ameller, hakkı ve
sabrı tavsiye ile mümkündür.
Dinler, hak din, muharref dinler
(bozulmuş dinler) ve batıl dinler olmak üzere üç kısma ayrılır. Din deyince
elbette akla ilk gelen İslam’dır. Bozulmuş dinler, Yahudilik ve
Hıristiyanlık’tır, her ikisi de tamamen tahrif olmuş, asılları bozulmuştur.
Bugün Yahudi’lerin elinde bulunan Tevrat, Hz. Musa aleyhisselam’a indirilen
Tevrat değildir. Hıristiyanlar’ın elinde bulunan İncil de, Hz. İsa
aleyhisselam’a indirilen İncil değildir. Dolayısıyla Yahudilik ve Hıristiyanlık
aslında ilahi ve hakiki dinler iken sonradan değiştirilmiş, asılları bozulmuş
ve gerçek ilahi din olma özelliklerini kaybetmişlerdir.
Diğer taraftan bir kısım kişiler ve
toplumlar tarafından uydurulmuş, hiçbir ilahi niteliği olmayan inançlar vardır
ki, bunların tamamı batıl, sapık inançlardır. Bâtıl dinler, Hinduizm,
Brahmanizm, Budizm, Şamanizm, aya, güneşe, puta, yıldızlara tapınmak gibi batıl
inançlardır ki hiçbir zaman din niteliğini taşımazlar.
İnsanlığa Allah Teala tarafından
gönderilen son din ve halen yürürlükte olan tek hak din sadece İslam dinidir. Allah
Teâlâ, ahir zaman nebisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla
son dini, son kitabı göndermiş ve kıyamet gününe kadar uyulması gereken
esasları bildirmiştir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Allah
indinde hak din, İslam’dır..." (Âl-i İmran/119). "Kim İslam’dan başka
bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve
o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır." (Âl-i İmran/85). "Bugün size
dininizi ikmal ettim. Üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak
İslam’ı beğendim, seçtim..." (Maide/3)
Yukarıda mealleri zikredilen ayeti
kerimelerden de anlaşılacağı üzere, İslam dininden başka bütün dinler
neshedilmiş, hükümleri kaldırılmış; İslam’dan başka hiçbir dinin, hiçbir
inancın Allah Teâlâ tarafından kabul edilmeyeceği bildirilmiştir.
Artık Müslümanların yapması gereken,
İslam’ı doğru bir şekilde öğrenmek, doğru bir şekilde yaşamak ve doğru bir
şekilde tebliğ etmektir. Bütün bunları yaparken yalnız Allah rızasını gözetmek,
ihlasla yapmaktır. Diğer insanlara düşen de kendilerine tebliğ edilen İslam
esaslarını inat etmeden, nefislerine ya da şeytana uymadan; ateist, dinsiz,
sapık ya da Müslüman görünen ve fakat iman kalbine yerleşmemiş münafıkların
yalan yanlış telkinlerine aldanmadan benimsemek, samimiyetle iman edip Müslüman
olmaktır.
İslam Dini bir kabileye, bir bölgeye
gönderilmemiştir. Bilakis bütün insanlığa gönderilmiştir. Artık başka bir din
de gönderilmeyecektir. Başka bir peygamber de gelmeyecektir. İnsanların din
olarak, İslam’dan başka bir tercih imkanları yoktur.
Kur’an; cihanşümul bir kitap,
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem; cihanşümul bir Peygamber, İslam;
cihanşümul bir dindir. İslam dini, fert ve toplumların kıyamete kadar meşru
bütün isteklerine, ihtiyaçlarına cevap verecek, dünya ve ahiret huzurunu,
saadetini sağlayacak esasları bildirmiştir. İnsanlığın, vahşetlerden,
zulümlerden, haksızlıklardan, tüm kötülüklerden kurtulup insanca yaşayabilmesi
İslam’la mümkündür.
Her Müslüman’ın, öncelikle iman
esaslarını hemen ardından, ibadet ve muamelatı, haram ve helalı, İslam ahlakını,
beşerî münasebetlerde İslamî esasları öğrenmesi farzdır. Yapılması farz olan
bir amelin, öğrenilmesi de farzdır. Mesela, namaz kılmak farzdır. Namazın nasıl
kılınacağını öğrenmek de farzdır. İnanılması farz olan bir şeyi, öğrenmek de
farzdır. Meselâ, Peygamberlere inanmak farzdır. Dolayısıyla peygamberler
hakkında bilgi edinmek de farzdır.
Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri
çeşitli ayet-i kerimelerde iman esaslarını, imanın ve İslam’ın şartlarını
bildirmiştir. Nitekim Bakara suresi 177. ayet-i kerime, iman ve bir kısım
ibadet ve ahlak esaslarını şöyle beyan ediyor:
"Gerçek iyilik, yüzlerinizi
doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir
ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah
rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve
boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar,
zekat verir, antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık
ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır.
Muttakiler ancak onlardır."
Nisa suresi 136. ayeti kerimede de
şöyle buyuruluyor:
"Ey iman edenler! Allah’a,
Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği Kitab’a
iman(da sebat) ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini
ve kıyamet gününü inkar ederse tam manasıyla sapıtmıştır."
Cibril hadisi diye meşhur olan
Emir’ül Mü’minin Hz. Ömer radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadis-i şerifte de
iman ile İslam’ın şartları ve amelde ihsan derecesi şöyle bildirilmiştir:
Abdullah ibni Ömer radıyallahu anh
şöyle dedi: "Bana babam Ömer ibni Hattab radıyallahu anh rivayet etti.
Dedi ki:
Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi
ve sellemin yanında bulunduğumuz bir sırada aniden yanımıza, elbisesi bembeyaz,
saçları simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden
de kendisini kimse tanımıyordu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına
oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı, ellerini de uylukları üzerine koydu
ve:
- Ya Muhammed! Bana İslam’ın ne
olduğunu haber ver, dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem: İslam; Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasûlü
olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, ramazan orucunu
tutman ve gücün yeterse Beyt’i (Kabe’yi) haccetmendir, buyurdu.
O zat: Doğru söyledin, dedi.
Babam (Hz. Ömer) dedi ki: Biz buna
hayret ettik. Hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.
O zat: Bana imandan haber ver, dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem: İman; Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine,
ahiret gününe, bir de kadere, hayrın da şerrin de Allah’tan olduğuna
inanmandır, buyurdu.
O zat: Doğru söyledin, dedi. (Bunun
üzerine) Bana ihsandan haber ver, dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem: İhsan; Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne
kadar sen onu görmüyorsan da, O seni muhakkak görür buyurdu.
O zat: Bana kıyametten haber ver,
dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem: Bu meselede sorulan, sorandan daha âlim (bilgili) değildir, buyurdular.
O halde bana onun alametlerinden
haber ver, dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem: Cariyenin kendi sahibini (efendisini) doğurması ve yalınayak, çıplak,
yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleri ile yarış ettiklerini
görmendir, buyurdu.
Babam (Hz. Ömer) dedi ki: Bundan
sonra o zat gitti. Ben bir müddet bekleyip durdum.
Nihayet Rasûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem bana: Ya Ömer, o soru soran zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi.
Allah ve Rasûlü bilir, dedim.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem: Gerçekten o Cibril’di. Size dininizi öğretmeye geldi, buyurdu."
(Müslim)
Yazı içeriğinin tamamı Merhum Zeki SOYAK'ın İslam Ahkamı isimli kitabından alınıp bazı kısımlarda anlaşılabilmesi amacıyla parantez içinde açıklamalar ilave edilerek hazırlanmıştır. Rabbim kendisini en güzel nimetleriyle mükafatlandırsın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Buraya yazacağınız yorumların sadece yararlı eleştiri olması durumunda dikkate alınacağını bilmelisiniz. Yasa dışı bilgi, küfür, yanıltıcı, aşağılayıcı söz ve hakaret içeren yorumlar dikkate alınmayacak olup her yönüyle yorum sahibinin sorumluluğundadır.